Blog

  • Prof Dr M Nevzat Gözaydın

    Prof Dr M Nevzat Gözaydın

    Prof Dr M Nevzat Gözaydın

    Prof.Dr.M.Nevzat Gözaydın

     

    Prof Dr M Nevzat Gözaydın ile Söyleşi

    Ayda KONUKOĞLU

    – Sayın Gözaydın bize kendinizden söz eder misiniz?

    Ankara’da 1938 yılında doğmuşum. Aslen Trabzon ili Of ilçesi, Şimdi hayrat ilçesi oldu, kurtuluş mahallesindeniz
    1916 Rus İşgalinde Muhacirliğe çıkarak Sungurluya yerleştik, Oradan 1932 de Ankara geldik (daha&helliip;)

  • Zeytinyağının Faydaları

    Zeytinyağının Faydaları

    Zeytinyağının Faydaları nelerdir?

    Zeytinyağının Faydaları

    11 Nisan 1997 tarihinde yapılan İtalya Ulusal Araştırma Konseyi toplantısında beslenme uzmanları ve kardiyologlar, besleyici özelliği fazla olan ve vücuttaki yağların temel maddesini oluşturan zeytinyağının yararları hakkında açıklamalar yaptılar. Bu toplantıda önemle üzerinde durulan noktalar ise:
    (daha&helliip;)

  • Devekuşu Yağının Faydaları

    Devekuşu Yağının Faydaları

    Devekuşu Yağının Faydaları nelerdir?

    Devekuşu Yağının Faydaları

    Vitaminlerce zengin devekuşu yağı yerliler tarafından doğal bir merhem ve ağrı kesici olarak kullanılmaktadır.
    Günümüzde ilaç ve kozmetik sektöründe değerlendirilen devekusu yagi Başağrıları, sinüs, tansiyon gibi hastalıklarda da faydalı

    Eski Mısır, Roma ve Afrika kültürlerinde devekuşu yağı, 3000 seneden beri kozmetikten ağrıların giderilmesine kadar birçok alanda kullanılıyordu. Tarihi kaynaklar devekuşu yağının milattan önceki devirlerde de yaygın bir şekilde kullanıldığını belirtiyorlar. Öyle ki M.S.1.yy’da yaşamış olan Romalı filozof Pliney devekuşu yağının faydaları üzerine yazılar yazmıştır

    21. yy’da devekuşu yağının Omega-6&Omega-9 yağ asitlerini içerdiğini biliyoruz. Bu temel asitler hücre zarlarının gelişmesine, vücudun daha etkin besin kullanımına çok büyük katkılarda bulunmaktadır. Ayrıca her ikisinde de cilt nemlendirici özellik bulunmaktadır. Devekuşu yağı moleküler büyüklük olarak insan yağıyla aynı olduğundan vücut tarafından absorbe edilmesi çok kolaydır. Özellikle gelişmiş toplumlarda sağlık amaçlı kullanılmaktadır.

    Daha güçlü kaslar: Devekuşu yağı ile kaslara günlük masaj yapılarak kas ağırlıklarının arttığı ve kasların geliştiği tespit edilmiştir. Bu nedenle kaslardaki zedelenmelerde kas zayıflıklarında kullanılmaktadır. Özellikle sporcuların yaralanması sonucuda oluşan kas ağrıları için birebirdir.

    Kuru ciltler: Kuru cilt vücudun temel yağ asidini kaybetmesinin bir sonucudur. Cilde devekuşu yağı uygulayarak cildinizin daha yumuşak ve pürüzsüz olmasını sağlayabilirsiniz

    Devekuşu yağı başağrıları, sinüs, tansiyon gibi hastalıklarda da faydalı bir şekilde kullanılmaktadır. Devekuşu yağı ayrıca rahatlatıcı özelliği de bulunmaktadır.

    Devekuşu yağının yararları

    Güneş Yanığı
    Su toplama
    Kuru ciltler
    Sedef Hastalığı
    Deri kesilmeleri
    Yatak Ağrıları
    Deri Yanmaları
    Kas Ağrıları
    Deri Sıyrıkları
    Vitiligo
    Rosacea ve melazma(gebelik lekesi)
    Derideki Çatlakları
    Selülit
    Yara izleri

    Devekuşu yağı analizleri; bu yağın yüksek oranda doymamış yağ asitlerini (linoleik asit; %30) oleik asit; %70) içerdiğini göstermiş tir.Bu yağ asitlerinin Artirit ve benzeri hastalıklardan kaynaklanan kas ve eklem ağrılarına iyi geldiği ve yerel antienflamatuar etkisi olduğu bilinmektedir.
    Dr.Craig Schimidt (Auburn Univ., A.B.D) oleik asitlerin biyoaktif maddelerin deri yoluyla taşınmasında önemli katkıları olduğuna değinerek, devekuşu yağının deriden çok kolaylıkla emilmesini yağın bu özelliğine bağlamıştır.
    Dr. G.R. Hobday’ın “Emu Oil: A Clinical Appraisal of This Natural and Long Used Product” çalışmasında (10 yıl 500 hasta) elde ettiği bulgular:Devekuşu yağına karşı allerjik reaksiyonların olmayışı,
    Antienflamatuar özellikleri,
    Deriden kolaylıkla geçebilmesi ve güneş ışıklarının zararlı etkisinden korunmayı sağlamasındandır.

    Devekuşu Yağının Faydaları Devekuşu yağının kullanım alanları, nerelerde ve hangi vakalarda kullanılabileceği ve etkileri:

    -El, ayak, diz ve dirseklerde ağrı, tutulma ve şişmeye karşı iyileştirici etki,
    -Yeni oluşan darbelerden dolayı meydana gelen kas ağrı çekilmelerine karşı etki,
    -Yüksek nemlendirici özelliği dolayısıyla deriyi yumuşatma ve yenileme özellikleri,
    -Deriden en süratle geçme kabiliyetinde bir yağ oluşu nedeniyle trans-dermal taşıyıcı olma özelliği,
    -Antienflamatuar özelliği ve benzerleri gibi(örneğin ibuprofen) yan etkisi veya allerjik reaksiyonlara neden olmaması nedeniyle etkin biçimde kullanılabilme özelliği

    Hasmera Devekuşu Üretim Çiftliği Üretim Çiftliğinden devekuşu yağını temin edebilirsiniz.

    Telefon: 0212 515 6060 Pbx
    Adres: Kocasinan merkez mah kaya sk no:5/B Bahçelievler İstanbul

  • Hüseyin Avni Danyal Kimdir?

    Hüseyin Avni Danyal Kimdir?

    Hüseyin Avni Danyal Kimdir?

    Hüseyin Avni Danyal Kimdir?

    1962 yılında Trabzon’da doğdu. 1981 de girdiği Dokuz Eylül Üniversitesi güzel sanatlar fakültesi tiyatro-oyunculuk bölümünden 1985 yılında mezun oldu. Devlet Tiyatroları sanatçısıdır. 2001 yılı Sanat Kurumu En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü aldı. Çılgın Dünya, , Kadıncıklar, Benimle Oynar mısınız, Savaş baba, Kafkas Tebeşir Dairesi, Hayvanat Bahçesi, Azizname`95, Kördöğüşü adlı oyunlarda rol almıştır.Hatırla Sevgili adlı TV dizisinde Adnan Menderes karakterini canlandırmadaki başarısıyla televizyon izleyecisi tarafından oldukça beğenildi ve tanınır hale geldi. Şu an Kurtlar Vadisi dizisinde Yalçın Bulut karakteri oldukça beğenildi.

    TV VE SİNEMA SETLERİNDE OYUNCUYA SAYGI YOK. ÇÜNKÜ SETLERDE HERKES KENDİ DERDİNE DÜŞTÜĞÜ İÇİN BİR CURCUNA, BİR BAĞIRTI ÇAĞIRTI, BİR KOŞTURMADIR GİDİYOR

    *Tiyatrocu olma serüveninizi öğrenebilir miyiz?

    İlk olarak 78-79 yılları arasında Ankara’da amatör olarak başladım. Ankara Halk Tiyatrosu ve Ankara Sanat Tiyatrosunda kursiyerlik yaptım.1981 yılında akademik olarak oyunculuk eğitimi almak istediğimden 9 Eylül Üniv.Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümüne girdim.85 yılında bitirip aynı yıl Devlet Tiyatroları’nda çalışmaya başladım.

    *Tiyatrodan dizi ve sinemalara geçişiniz nasıl oldu?

    Buna geçiş demeyelim isterseniz. Paralel diyelim. Çünkü tiyatro hayatım halen devam ediyor… Oyuncu olmanın getirdiği doğal sonuç olarak; tv dizileriyle ilk tanışıklığım 1982 yılında TRT televizyonuna çektiğim Dost Eller adlı dizi ile oldu. İlk sinema filmimi ise 1998 yılında bir Polonya yapımı olan SAMUM ile çektim.Sonra tv dizileri, tv filmleri ve sinema devam etti….

    *Tiyatro, Dizi ve Sinemayı benzerlikleri ve farklılıkları ile kıyaslıyabilirmisiniz? Klasik bir soru olacak ama sahne tozu mu yoksa set ışıkları mı tercih edersiniz?

    Aslında hepsinde ortak tek bir benzerlik canlandırmaya ve inandırmaya çalışmak. Farklılığı şöyle ifade edeyim. Tiyatroda oyuncunun oynaması için her türlü imkan tanınır. Ama tv ve sinema setlerinde maalesef oyuncuya bu saygı yok. Oynayamaması için neredeyse her şey yapılıyor. Çünkü setlerde herkes kendi derdine düştüğü için bir curcuna, bir bağırtı çağırtı, bir koşuşturmadır gidiyor.Hak veriyorum tüm çalışanlar işlerini en iyi şekilde yapmaya çalışıyor.Ama unutulan şu: Herkes kendi ekipmanı ile meşgulken(Kamera, ışık, set vb) bizim kullandığımız malzeme kendi bedenimiz ve duygularımız.Ama onunla baş başa kalıp yaratma aşamasını oluşturmak bu hengamenin içinde çok zor. Ve haklı olarak ikinci sorunuzun cevabı tabii ki SAHNE TOZU.

    *Tiyatro, Diziler ve Sinema filmlerinde çok farklı karakterler canlandırdınız bu karakterler içerisinde sizde yeri ayrı olan biri var mı? Neden? – Adnan Menderes’i oynamak nasıl bir tecrübeydi? Varolan tarihi olaylar ve kişileri ekrana yansıtmak nasıl bir duygu ve ne tür zorlukları var?

    Düşündüğümde Fırtına dizisinde oynadığım Besim rolü benim için ilginç ve çok bana aitti. Herhalde Trabzonlu Hüseyin Danyal memleketinde kalsa, oyuncu olmasa böyle bir adam olurdu diye düşünüyorum. Bu rol beni çok eğlendirdi.

    Ve tabii ki Adnan Menderes. Türkiye’nin yakın tarihine ve demokrasi sürecine önemli bir damga vuran böylesi bir karakteri oynamak benim için heyecan vericiydi. Bu tip karakterleri oynarken bence en önemli nokta duruş yeriniz. Yani yanında mı , karşısında mı yoksa ikisinden de sıyrılıp daha başka bir perspektiften mi bakma gerekliliği.Senaristlerin de tercih ettiği gibi ben üçüncü yolu kullandım.Burada galiba dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ; Hatırla Sevgili adlı dizi Türkiye’ nin yakın tarihinde yaşanan bir aşkın ve üç kuşağın hikayesi. Yani Menderes’ in Deniz Gezmiş ‘in hayatından kesitler değil. Bu aşk ilişkisine bir zemin oluşturma çabası olmalı diye düşünüyorum. Biz ne Menderes ‘in ne de Gezmiş ‘in yaşamını anlattık.

    Yakın zamanlarda yaşamış kişilikleri oynamanın zorluğu, galiba herkesin bu insanları tanımaları ve hakkında söyleyecek iki çift laflarının olması. Böyle olunca da herkes kendi Menderes ‘ini istiyor. J Ama o benim bu bedenle bu sesle bu donanımla yarattığım kendi Menderes’im. Ayrıca ne kadar benzetirsen benzet Sayın Aydın Menderes’e bu sizin babanız deyip inandırabilir misiniz? Hayır.. Bunun için de hikayenin fonunda ki Menderes ‘i bir renk olarak seyircinin karşısına çıkaracaksınız.

    * Son dönem türk sineması hakkındaki görüşleriniz neler ?

    Pek çok film çekiliyor. Çok iyi iş yapanlarda var, kötü olanlarda. İyi olanlar deyince gişe hasılatı olarak mı bakmalıyız ? Bence hayır.. Çok iyi iş yapıp da bence hiçbir sinemasal değeri olmayanlar da var. Ben sanatsal hazdan yanayım. Tabii ki pek çok film çekilecek, sektör genişleyecek ve bu endüstri gelişecek.Sonra yeni tarzlar söylemler ortaya çıkacak. Seyirci de kendi tarzını ve söylemini geliştirecek. O zaman da seyircinin kültür panoraması belli olacak. Sinemacılarda tercihlerini ortaya koyacaklar. Yani kısaca arz – talep meselesi.

    *Eski dönem Türk Sineması ile günümüz Türk Sinemasını karşılaştırabilirmisiniz? Artıları ve eksileri ile ne tür farklar görüyorsunuz?

    Bu konuda yorum yapacak kadar ( Özellikle eski Türk Sineması ) kendimi donanımlı görmüyorum.

    *Televizyonun yaygınlaşması Sinema Sektörü açısından büyük bir kayıp mı yoksa büyük bir katkımı oluşturuyor? Neden?

    Büyük katkı oluşturduğunu düşünüyorum.

    1- Televizyon sayesinde halkın beğenisini kazanan oyuncuları izlemek isteyen seyircilerin oluşturduğu yeni bir sinema seyircisi ortaya çıktı.

    2- Sektör tv den kazandığı parayı sinemaya yatırdı.

    3- Tv dizilerinden para kazanan genç yönetmenler kendi projelerini geliştirmeye başladı..

    * Tüm magazinel kişilerin kendilerini bir şekilde ekran veya beyaz perdeye atmaları hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Bu magazinel kişiler(Manken, Şarkıcı, …) gerçek oyuncuların önünümü kesiyor, kalitesiz yapımları sırf popülariteleri ilemi satıyor yoksa bu sektör herkese açık yeteneği olan başarıyı yakalayacaktır mı diyorsunuz?

    Tabi ki herkesin kendi işini yapmasından yanayım. Sektör para üzerine döndüğü için reklam pastası uğruna bu yolun uygulandığını düşünüyorum. Ayrıca iyi oyuncunun önünü hiçbir şeyin kesemeyeceğini fikrindeyim.

    * Kurtlar Vadisi dizisini kabul ederken tereddüt yaşadınız mı? Yoksa hemen kabul ettiniz mi? Malum dizi son zamanlarda oldukça sansanyonal bir dönem yaşadı. Sizin o dönemlerde ve şimdi Kurtlar Vadisi hakkındaki düşünceleriniz neler?

    Eski Kurtlar Vadisi dizisi hakkında çok bilgi sahibi değilim.Ayrıca dizi seyretme alışkanlığı olmayan birisiyim.Ama basından takip ettiğim kadarıyla hayli sansasyon oluşturmuştu. Pana film bu proje için gerek senaryo gerek rol konusunda beni ikna ettikten sonra yapacak bir şey kalmadı.Benim işimde oyunculuk olduğuna göre…

    *Yeni projeleriniz var mı? Kısa bilgi alabilir miyiz ?

    Ağustos ayında bir korku gerilim filmi için çekimlere başlayacağız. Yeni sezonda Kurtlar Vadisi Pusu kaldığı yerden devam edecek.

    Röportaj : A.Necati DOĞAN

    2007 – Kurtlar Vadisi : Yalçın Bulut
    2007 – Beyaz Melek : Selim
    2006 – Fırtına : Besim
    2006 – Hatırla Sevgili : Adnan Menderes
    2005 – Aşka Sürgün : Nizar
    2004 – Çemberimde Gül Oya : Hasan`ın Babası
    2004 – Hayalet : Yalçın
    2004 – Tam Pansiyon : Şahin
    2004 – Ablam Böyle İstedi : Azmi
    2003 – Kurşun Yarası : Binbaşı Kenan
    2003 – Esir Şehrin İnsanları
    2003 – Şarkılar Seni Söyler
    2003 – Hürrem Sultan : Ahmet Paşa
    2002 – Pembe Patikler : Niyazi
    2000 – Dost Eller

  • Prof. Dr. Mustafa Fehmi TÜRKER’e Fahri Fiş Profösörü ödülü…

    Prof. Dr. Mustafa Fehmi TÜRKER’e Fahri Fiş Profösörü ödülü…

    Fiş Profösörü Mustafa Fehmi

    Fiş Profösörü Mustafa Fehmi

    Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Fehmi Türker, “vergi iadesi” uygulamasının kaldırılmasına rağmen 2007 yılında yaklaşık 35 bin YTL’lik fiş biriktirdi.
    (daha&helliip;)

  • Yabancıların Gözüyle Osmanlı

    Yabancıların Gözüyle Osmanlı

    Osmanli_armasiYabancıların Gözüyle Osmanlı

    Geza Feher söylüyor:
    “Türklerin beşer irfanını ciddî bir suretle ileri götürdükleri, şimdiye kadarki bilinen materyallerden bile açık olarak anlaşılmaktadır.”66
    Fransız asilzadesi Cornelle le Bruyn’u dinleyelim:
    “…(Türkler) kendilerini dünya milletlerinin en cesuru sayarlar. Gerçi pervasızlıkları, ölümü hafife aldıkları malûmdur. Bunun sebebi, şehit oldukları anda Cennet’e gideceklerine olan sarsılmaz itikatlarıdır… Süslü elbisele¬rimizle alay ederler ve bize ‘kuyruksuz maymunlar’ derler.” (daha&helliip;)

  • Vakıf İnsan Vakıf Devlet ve Vakıf Kültürü

    Vakıf İnsan Vakıf Devlet ve Vakıf Kültürü

    Osmanli_armasi
    Osmanlı arması

    Vakıf İnsan Vakıf Devlet ve Vakıf Kültürü

    MALÛM… HEM DİNÎ, hem de millî kültürümüzün temelinde “eşref-i mahlukat” olarak “insan” var. Medeniyet anlayışımıza, “Her şey İnsan için” görüşü hâkimdir.
    Bu merkezde eğitilen Osmanlı insanı din, dil, renk, ırk farkı gözetmeksizin insanlara hizmeti ibadet telakki etmiş , “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” prensibi içinde, hayırda yarışmış, bu ulvî ve külli yarışın bir sonucu olarak da, büyük hayır müesseseleri (vakıflar) vücuda getirmişler…

    Osmanlı’da vakıf

    müesseselerin bolluğu ve yaygınlığı “Hayır”da yarışın ne denli büyük bir toplumsal heyecan dalgası oluşturduğunu gösteriyor.
    Rahatlıkla diyebiliriz ki, Osmanlı insanı, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır” anlayışı çerçevesinde, hayatını yaradılış hikmetine hizmete vakfetmişti.
    Devlet, insanının bu ulvî çabasından öylesine etkilendi ki, bizatihi kendisi devasa bir vakfa dönüşüp din, dil, renk, ırk, kıyafet farkı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönettiği insanların hizmetine sundu. Çünkü hayatın merkezi insandır. Bediüzzaman’ın deyişiyle, “Kâinat hayata, hayat insana bakar.”
    Vakıf müesseseleri ise insana (ve tabii ki hayata) duyulan sevgi ve saygının kurumlaşmış hâlidir.

    Böyle müesseseler

    düşünebilmek için, insanın yaradılış hikmetini kavraması gerekirdi. İnsanın yaradılış hikmetini en iyi anlatan kitap Kur’an olduğuna göre, insana hizmeti pek tabii Müslümanlar kurumlaştıracaklardı. Böylece Müslüman yüreklere vakıf fikri doğdu ve kısa sürede kültüre dönüştü.
    Bir kişinin malını-mülkünü hiç tanımadığı insanların hizmetine sunması, insanı tüm teferruatı ve kıymetiyle kavramakla mümkündür! Belli ki bu idrak Osmanlı insanında mevcuttu. Şuradan belli ki, yirmi altı binden fazla vakıf kurdular.

    Vakıf İnsan Vakıf Devlet ve Vakıf Kültürü

    Bunlardan bazıları hayvanlara ve bitkilere yöneliktir ki, Ortaçağda böyle bir çevre bilincinin oluşmasını takdirle anmamak imkânsızdır.
    Osmanlı’da ilk vakıf Orhan Gazi tarafından vücuda getirildi. (Osmanlı, vakıf müessesesini kendinden önceki doğru bazı uygulamalardan aldı. Ancak onları yeniden inşa edercesine geliştirdi.) Orhan Gazi, İznik’te ilk Osmanlı medresesini (üniversitesini) kurarken, üniversitenin ilmî özerkliğini (evet o çağda bilimsel özerklik düşünülmüştü) devam ettirebilmesi için gereken ekonomik bağımsızlığı temin konusunda bir kısım gayrimenkuller de vakfetmişti. Böylece Osmanlı’da vakıflaşma süreci başlıyordu. Bu sürecin nasıl işlediğini göstermesi açısından Fatih’in bir vakfiyesini özetlemek istiyorum:
    “Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz (aciz kul) Sultan Mehmed Han’ım! Bizatihi alnumun teriyle kazanmış olduğum akçelerumle (paramla) satun alduğum İstanbul’un Taşluk Mevkii’nde kaim (bulunan) ve malûmu’l-hudut olan (sınırları belli) yüz otuz altı bap dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakf-ı sahih eyledum.

    İş bu gayr-i

    (dükkânlardan) gelicek nemalardan (gelirden) İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledum. Bunlar, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü karışımı olduğu hâlde günün müteaddit saatlerimde sokakları gezeler. Tükrüklerin üzerine bu tozu dökeler (kirecin mikrop öldürücü etkisini unutmayalım) ki, yirmişer akçe alalar…
    “Ayrıyeten, on cerrah (operatör), on tabib (doktor) ve üç de yara sancı (hemşire-sağlık memuru) tayın eyledum. Bunlar dahi, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilaistisna (istisnasız) her kapuyu vuralar ve o hanede hasta olup olmaduğun soralar, hasta var ise ve şifası mümkin ise şifayap edeler; (evde tedavi etsinler) değilse kendulerunden hiçbir karşıluk beklemeksizin darülacezeye (yoksullar bakımevine) kaldırarak orada salah bulduralar (iyileştirsinler).

    “Maazallah (Allah korusun)

    İstanbul’da et buhranı çıkacak olur ise vakfittuğum yüz adet tüfengi ehline (avcılara) vereler.
    Bunlar, hayvanat-ı vahşiyenin (av hayvanlarının) yumurtada ve yavruda olmadığı sırada balkanlara (dağlara-ormanlara) çıkub avlanalar ki, zinhar (kesinlikle) hastalarumuz gıdasuz (proteinsiz) kalmasunlar.
    Ayrıyeten, külliyemde bina ve inşa ittuğum imarethanede şehit ve şühedanın harimleri (şehit aileleri) ve İstanbul fukarası yemek yiyeler…
    “Ancak, yemek yemeye veya almaya bizatihi kenduleri gelemeyecek vaziyette olanlarun yemekleri günün loş karanlığında kimse görmeden (bu da muhtaç insanı incitmeye yönelik vicdani bir hassasiyet) kapalı kaplar içerusunda evlerine götümle…”
    Böyle bir inceliği gösterebilmek insanı salt madde olarak değil, ruh ve madde olarak tümüyle kavrayabilmeyi gerektirir. Belli ki ceddimiz, “insan” denen mükemmelliği bütün hikmetiyle kavramıştı.
    Öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, “vakıf, sevginin öteki adı olmanın yanı sıra, “insan”ı kavrayan “hikmet’in de öteki adıdır.

    Zaten bu yüzden “Müslüman”dır.

    • ••
    Lüks, ihtişam, gösteriş gibi dünyaya yönelik kavramlar, inancımızın bir parçası olmadığı gibi, kültürümüzün, medeniyetimizin ya da tarihimizin de bir parçası değil. Biz eskiden böyle yaşamazdık, lüksümüz, tantanamız yoktu.
    Eski Müslümanlar, oturdukları muhitin malî durumuna uygun bir hayat tarzını tercih ederlerdi. Gösterişe kaçmazlardı.
    Diyelim ki Fatih’te yaşayan varlıklı bir Müslümanın yediği, giydiği genelde Fatihlilerin yediğinden, giydiğinden çok az farklıydı.
    Bu farkı da çevrelerindeki fakirleri doyurarak, muhtaçlara yardım eli uzatarak kapatırlardı. (Özellikle Ramazan ayında devlet önderlerinin konakları sabaha kadar açık olur, isteyen yer içer, üstüne bir de “diş kirası” alırdı.)

    Osmanlı toplumu,

    sözün tam manasıyla bir “sevgi, şevkat ve yardım toplumu”ydu. Devlet, “hayat ve hayrat devleti”, insan “hayrat ve hasenat insanı”ydı. Komşu açken tok uyumayı Peygamber dergâhından kovulma anlamına alır ve çevresine elinden gelen her türlü yardımı yapardı.
    Selâtin camilerinin bir köşesinde bulunan “Sadaka Ta-şı”na zenginler, özellikle kutsal gecelerde sadakalarını bırakır, fakirler gece yarısı sonrasında aynı taşı ziyaret edip, kimseye gözükmeden ihtiyaçları kadarını alırlardı. Ne veren alanı tanırdı, ne alan vereni… Böylece kimse kimsenin minneti altına girmezdi.

    Vakıf anlayış sistemleşmiş,

    tüm devlet ve millet neredeyse “vakıf devlet”, “vakıf millet” statüsü kazanmıştı.
    Borçtan dolayı cezaevine düşen birinin borçlarını mahalleli ödemek suretiyle onu kurtarıyor, kışın kömürsüz kalanlara ismi meçhul bir zengin kömür gönderiyor, mahalle bakkalının borç defteri, belli bir sayfadan belli bir sayfaya kadar ödeniyordu.
    Ve bu hayır sahipleri kendilerini özenle gizliyorlardı.
    Başta zekât-fıtre olmak üzere, yaygın yardım kurumları toplumsal barışın da dinamosuydu. Bunu yitirince barışıda yitirdik.
    Özelliklerimiz, güzelliklerimiz git gide kayboldu. Bugün de zaman zaman muhtaçlara yardım ediyoruz, ama sanki yardımlarımız, eskisine nispetle, biraz gösteri, biraz da gösteriş kokuyor.
    Çünkü artık hayatımızı inançlarımız değil, gösteriş tutkumuzla ticari, sosyal, siyasal kaygılarımız biçimlendiriyor
    Bu durumda tabii ki altta kalanın canı çıkıyor.
    Sonuç, “sende var, bende yok” hasedi ve ardından kavga…

    Yavuz Bahadıroğlu – Biz Osmanlıyız