Etiket: Kuran

  • Feragat, sevgidendir!

    feragat

    Düz mantığın bildik çıkarımlarına inat, hayat paradokslarla yüklüdür. O yüzdendir ki, ‘hayat kitabı’ Kur’ân, hak üzere yaratılmış kâinatta hak üzere bir hayat yaşayabilmemiz için birer ‘paradoks’ gibi gözüken gerçeklerle tanıştırır bizleri. Buyurur ki, “Kısasta hayat vardır.” Kısası bilakis hayatın yitimi olarak görüp de Kur’ân’a karşı ukalalığa girişen seküler aklın hüküm sürdüğü toplumlarda yaşanan bunca cinayet, caydırma ve önleme yolundaki o kadar çabaya rağmen giderek artan adam öldürmeler, bir delilidir bu hakikatin. Kısas, hayata hürmet sonucunu doğurur; kısas olmasın diyenler ise, nice masumun haksız yere öldürüldüğü bir zeminin şahidi olur.

    Aynı şekilde, Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler demeyiniz’ buyurur Kur’ân. Asıl olan ahiret yurdu ve aslolan âlemler Rabbinin rızası ise; asıl ‘ölü’ler, Allah yolunda öldürülenler değildir, bilakis onlar ‘fena’dan ‘beka’ devşirmişlerdir. Asıl ‘ölü’ler, bu dünyayı ahiret hesabına yaşamayıp âlemler Rabbinin rızasını gözetmeyerek insaniyetlerini heba edenlerdir; iki ayakları üstünde duruyor, yiyip içiyor oldukları halde dahi…

    Yine, Allah sadakaları kat kat arttırır (ribalandırır), ribayı, yani faizi ise mahveder” buyurur Kur’ân. Ahiret âleminde daha bir aşikâr görülecek bu gerçeğin sağlaması, bu dünyada dahi yapılmaktadır. Faize bir şekilde bulaşıp da huzur devşiren yoktur.

    Yine Kur’ân’ın öğrettiği bir paradoks, ‘sevgi’ye ilişkindir ve bize bir ‘sevgi sınavı’ öğretmektedir.

    Bugünün anlayışıyla, hele romanların, filmlerin, şarkıların aktarımıyla, bir katıksız bağlanma, bir tereddütsüz sahiplenme durumu olarak sunulur sevgi. Öyle ki, sevgiyi böyle birşey zannettiği için işi iyice abartan, bir ‘hastalıklı sevgi’yle sözümona sevdiğine ‘yâ bana yâr olacaksan, ya da hiç kimseye’ seçeneğini bırakan, bu yüzden sözümona sevdiğini ‘öldürmeye’ kıyabilen insanlar vardır. Gazetelerin üçüncü sayfalarının yarı kısmı, ‘sevmek bağlanmaktır,’ ‘sevmek sahiplenmektir’ sanan bu arızalı ruhların ortalığa buladıkları kanın ve dehşetin haberiyle dolu değil midir zaten?

    Halbuki Kur’ân-ı Hakîm, Süleyman aleyhisselamın henüz bir ‘peygamber’ değil, bilakis gençliğe doğru adım atmak üzere olan bir genç iken Allah’ın dilemesiyle sahip olduğu hikmetin bir nişanesi olarak dile getirdiği bir ‘sevgi sınavı’nın haberini bize verir. ‘Bir çocuk ve iki kadın’ diye özetleyebileceğimiz bir sevgi sınavını…

    Ortada tek bir çocuk vardır, ama iki kadın o çocuğun ‘annesi’ olduğu iddiasındadır. Aralarındaki mesele, aynı zamanda hükümdar olan Davud aleyhisselama kadar gelir ve Davud aleyhisselam çocuğun kadınlardan birine verilmesine hükmeder. Ama huzurunda bulunan oğlu Süleyman, hükmün yanlış olduğu kanaatindedir. Bunun üzerine, Davud aleyhisselam meseleyi çözmesini oğluna havale ettiğinde, Süleyman aleyhisselam herkesi dehşete düşüren bir ‘çözüm’e hükmeder. Çocuk ortadan ikiye bölünecek; yarısı bir kadına, yarısı ötekine verilecektir. Kadınlardan biri bu çözüme karşı sessiz kalır; diğeri ise, çocuğun ölümü anlamına geldiği aşikâr bu ‘çözüm’ gerçekleşmesin diye, kendi ‘annelik’ iddiasını geri çeker ve çocuğun öbür kadına verilmesini ister. Tam da burada, Süleyman aleyhisselama verilen hikmet mucizevî bir surette kendini gösterir. “Çocuk, feragat eden bu kadınındır. Çocuğun annesi odur ve ona verilmelidir” buyurur Süleyman aleyhisselam.

    Kıssada görüldüğü üzere, Süleyman aleyhisselamın çocuğun kime ait olduğunu anlamak için seçtiği ‘sevgi kriteri’ manidardır. Bir çocuğu herkesten fazla annesi sevebilir; ve bir anne, çocuğunu o kadar çok, o kadar içten ve o kadar gerçek bir sevgiyle sever ki, çocuğunun hayatını başka herşeye feda edebilir. İşte o kadın, çocuğun kendi çocuğu olduğundan emin olduğu halde, ve daha doğrusu çocuğun kendi çocuğu olduğundan emin olduğu için, Süleyman aleyhisselamın gerçekte asıl çözümü arkasında gizleyen zahirî ‘çözüm’üyle çocuğunun hayatından olmasın diye, çocuğuyla ilgili bütün iddialarından vazgeçmiş; davasında haklı olduğu halde, terk ve feragat yolunu seçmiştir. Bu yolu seçmesiyle de, çocuğun asıl annesinin kendisi olduğunu isbat etmiştir. Çünkü ancak gerçek bir anne ‘haksızlıkla suçlanmak’ pahasına çocuğunun hayatını kurtarmayı, çocuğunun hayatı pahasına ‘haklı çıkmaya’ tercih edebilir!

    Sevmeyi neredeyse ölümüne bağlanmak ve neredeyse boğarcasına sahiplenmek diye anlayan patolojik sevgi tariflerinin rağmına, Kur’ân hazinesinden Hz. Süleyman’ın eliyle bize sunulan bu sevgi ölçüsü, ‘ölümüne direnmek’ yerine içinde hayat olan bir tercihe yönelmeyi şiar edinmiş ruhumu ‘mertlik testine tâbi tutanlar’a karşı kalbimi serinletiyor. Terketmediği için sevdiğinin ölümüne sebebiyet vermeyi değil, sevdiğinin hayatiyeti için terk etmeyi göze alabilmenin erdemine aklımı da ikna ediyor üstelik.

    Yine bu hikmet iledir ki, Hz. Hasan’ın zor zamanda gerçekleştirdiği ve nicelerinin akıl sır erdiremediği feragati de, eseri Risale-i Nur için ‘Hz. Hasan’ın bir manevî veledi’ de diyen Bediüzzaman’ın sözümona ‘başarısız’ gözükmeye razı olarak sergilediği geri çekilme, terk ve feragatlari de tereddütsüz bir şekilde anlayabiliyorum.

    Hz. Süleyman’ın eliyle bize sunulan bu hikmet, öte taraftan, bu topraklarda “Ya sev, ya terk et!” söylemi üzerinden bir faşizm üretmeye çalışan milliyetçi, ulusalcı, cemaatçi her türden zavallıyı gördüğümde dudaklarımda acı bir gülümsemenin belirmesine sebebiyet veriyor. İçimden bir ses, “Seviyorsan, gerekirse terk edersin; terke zorlarken terk edemediğine göre, sevgi sınavından kalan sensin” diyor, terk etmeyi sevmenin zıddı bilen bu anlayışın sahiplerine…

    Nitekim, sevmenin gereğinde terk ve feragati de içerdiğini bilemediği için, düz mantığına sevmek ne pahasına olursa olsun sahiplenmektir diye bildiği için, içine girdiği yüreği de, kurduğu aile hayatını da, kurulan dostlukları da, mensubu ve belki önderi olduğu camiayı da, hatta içinde bulunduğu toplumu da felâkete sürükleyen ‘sözde sevgili’lerden geçilmiyor ortalık.

    ‘Üçüncü sayfa haberleri’ni bir örnek olarak hatırlatmıştım hani.

    Dilerseniz, ‘Ergenekon’ ve ‘ulusalcılar’ merkezli ‘birinci sayfa’ haberlerine de bu gözle bakabilirsiniz..

    Metin Karabaşoğlu – karakalem.net

  • Cennet'te Dört Mevsim

    Cennet'te Dört Mevsim

    cennet

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Omuzlarım, kaybedilmiş yılların ağırlığıyla çökmüş…

    Hayallerim yorgun…Soru işaretlerinin çengellerine asılmış beynimden şüpheler damlamakta…Sevgilerim yarım…

    En kuytu köşelere gizlenmiş,aransa da bulunamaz geçmiş…Hatıralar, azabın ayak sesleri…

    Gelecek, korkunun soğuk duvarlarına prangalanmış…‘’Belki de gelmeyecek!’’Ölümün kesin soluğudur saatler…

    Bedenim ayakta,ruhum yıkılmış..

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, delirtici fırtınalarla çalkalanan bir okyanus… Ki göğü kapkara bulutlarla kaplı…

    ‘’Güneş nerede?..’’

    Yıllarca sorduğum soru, geceler boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’Güneş nerede,ben neredeyim?..’’

    Kaç kapı yumrukladım,kaç adım harcadım çıkmaz sokaklarda!… Kaç nefes tükettim,kaç kez tükendim!..

    Kaç defa döndüm çılgınlığın yıkıcı hududundan,kimin kollarında!… Kimlerle haykırdım tedirgin ve gayesiz…

    Nice zevklerin zehrini yudumladım, çare diye…

    ‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?..’’

    Ve bir dönüm noktasında verdim hükmümü:’’Yaşam,bir arayış melodramıdır!…’’

    Aramadan yaşanmaz,bulamamak sonu olur her şeyin!…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    İçimde taşıyamayacağım kadar büyümüş bir boşluk…Tanıyamayacağım kadar değişmiş bir yeryüzü, dışımda…

    Dağlar bakışsız,sahralar kızgın!… Kuşlar konuşmasız denizler bezgin!…

    Tohumdan başka şeylerde yutuyor toprak!…

    Her yön gökyüzünce kuşatılmış… Ölümün işgaline uğramış hayatları insanların…

    İnsanlar, ölüme mahkum!…

    Ölüme mahkumum!…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, seraplara bile hasret kum yangını bir çöl… Ki ne bir rüzgâr eser, ne bir damla düşer…

    ‘’Yağmur nerede?…’’

    Seneler eskiten soru, gündüzler boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’Yağmur nerede ben neredeyim?…’’

    Kaç kibrit ışığına koştum,şimşek diye!…

    ‘’Gökgürültüsüdür’’diyerek kaç kısık ses kolladım…

    Kaç defa bulutlandı gözlerim, bomboş gökyüzüne bakarken…

    Nice kristal hayal kırdım kupkuru çeşmelerde!…

    Kendimi kumlara gömmekte aradım çareyi…

    ‘’ Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Dudaklarımda bir yıldız ıssızlığı… Yürüdüğüm yolların tozu üzerimde… Ve durmadan, kat kat artan bir heyecanla kıpırtılı…

    Başımda,bir dünya dönüşü sarhoşluğu…Yitirdiğim fırsatların pişmanlığı,kalbimde..Ve durmadan,kat kat artan bir hasretle sarsıntılı…

    Bedenim genç, ruhum yaşlı…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, bilmediği bir beldenin tutkunu… Ki döneceği bir yurdu yoktur zaten…

    ‘’ O ülke nerede?…’’

    Yıllardır yıldıran soru, ömür boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’ O ülke nerede,ben neredeyim?…’’

    Kaç diyar dolaştım,’’ burasıdır’’ümidiyle…Kaç şehirden çıktım kolum kanadım kırık!..

    Kaç kentten kovuldum!..

    Nice mamureler yaktım kızgınlığımla!

    ‘’ O ülke yok’’:Kendimi kandırmakta aradım çareyi…

    ‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Fakat sormayın nasıl vardığımı!…Çünkü bilmiyorum…Bildiğim sadece yürüdüğümdür…

    Ben şimdi o ülkenin kapısı önündeyim!…

    O ülkenin her mevsimi bahardır!…Her bahar bir cennet hayatıdır,yaşanır…

    Bütün mevsim çiçekler açar, Kuşlar öter her dem…

    Güneş batmaz,nehirler kurumaz o beldede…Yapraklarsa sararmaz!..

    Ruh ölmez o ülkede!…

    Dört mevsim,cennettir!…

    O ülke ki kapısı ‘’ Fatiha’’dır…

    O ülke ki Kur’an’dır!…

    Sedat Turan

    Zafer Dergisi 1991 Ağustos

  • Nur'ların Filizlendiği Yer:Barla

    Nur'ların Filizlendiği Yer:Barla

    barlakatranağacı

    BARLA, BEDİÜZZAMAN’IN bedel ödemeğe başladığı belde… İmansızlığa karşı iman dirilişini haykırma bedeli… Küfrü kabullenmeme, zulme razı olmamanın diyeti; sürgünlerle sürülme, sorgularla yargılanma süreci…

    Yandıkça parladı, parladıkça yaktı… Küfrün külleri savruldu Barla’da başlayan bahar ateşiyle… Bu ateş dalga dalga Anadolu sathına yayıldı… Hapishaneler gül bahçesine, mahpuslar bahçıvana dönüştü.

    Nurlu bir yürüyüş başladı şefkat kumandanının önderliğinde… Önünü çelmek isteyen çelimsizlere dönüp bakmadı bile… Yanan imansızlık ateşi sonsuzluğu kavururken onlarla uğraşacak zaman mıydı?

    Zulmani ve nurani ateşin ahir zamanda şiddetli çarpışmasıydı bu… Ölümü hiçe sayarak ölümüne vuruyordu küfri fikirlere… Kahroluyordu küfür komiteleri, müspet hareketle ellerinin kollarının bağlanmasından…

    Görünürde zincirliydi, asılda ise hürriyet zirvesinde hikmet soluyor küfür kirliliğini defediyordu.

    Defalarca zehirlendi ölmedi, biliyordu ki ölüm, hayatın sahibinin elindeydi, kuvvetsiz eller bir şey yapamazdı. Kuvvetli olan sebepleri arkasına alan değil, müsebbibül esbaba dayanandı… Bu kuvvet hayatında hep hakim oldu, paşalar padişahlar baş edemedi onunla. Bir başını değil saçları adedince başları olsa Kur’an yolunda vermeye hazırdı.

    Hamasi nutuklar atmıyor, hakikati konuşturuyordu hayatında… Sünneti ihya… Kur’an’ı kainatla, kainatı Kur’an’la muhatap olma hakikatini… Nazarları kendine değil Nübüvvet güneşine çeviriyordu… Çünkü o bir dolunaydı… Nur Risaleleri Kur’an güneşi etrafında dönen dolunaylardı… Onun için gecede ıssız ve ışıksız kalanların sığınağı oldu.

    Biz bulunduğumuz beldeleri “Barla” laştırmak için bedel ödedik mi veya ödemeye hazır mıyız? Şeytanı sürgünlerde süründürüyor, nefsi sorgularla sarsıyor, Kur’ani kuşanmışlıkla kainata ve hayata bakıyorsak içimizde bahar ateşi alevlenmeye başlamıştır. O ateş önce “ben” i yakar, buharlaştırır onu… Nurani hakikat semasına yüceltir. Kalbinden karanlık kalplere nur yağar artık. Beldelere bedel bir Nur talebesi olmuştur.

    Evet, Barla Bediüzzaman’ın buharlaştığı belde. O, Barla denizinden buharlaşarak geçmiş, kalplerimize Nur olarak yağmıştır. Aynı yönde, aynı yolda yürürsek ona bir nebze olsun yaklaşmış oluruz.

    Zatına nazar edilmesine sevmemiş, ihtiyaç da duymamış. Said Nursi zaten Bediüzzaman… Fakat yakın planda yansıttığı Nebevi nura her “an”da, her günde bizim ihtiyacımız var.

    Dönen dünyada ihtiyaçlarımızı geciktiremeyiz… Ateşin baharı bulunduğumuz beldelerde “bedel” ödeyerek başlatmalıyız. Nevruz zuhur etmek üzere. Kışta kalmayı kabullenmiyorsak kımıldamalıyız.

    Baharınız bereketli, nuraniyetiniz bol olsun ki, küfür karanlıkları Barla buluşmalarıyla aydınlığa kavuşsun.

    Bediüzzaman Said Nursi
    (Ocak-Mart 1878 – 23 Mart 1960)

  • Aşkın Ölümü

    Aşkın Ölümü

    blank

    Gitgide daha fazla insanın dünyasında aşkın öldüğü bir zamanda yaşıyoruz.

    Kimileri, şehvetle aşkı karıştırıyorlar. Karşıdakini bir ‘insan’ olmaktan ziyade,

    bir beden, hatta elde edilecek bir ‘av’ olarak görenler zuhur ediyor.

    Bu ise, aşkı öldürüyor. Çünkü aşk ruhların beraberliğidir;

    bedenlerin değil…

    (daha&helliip;)

  • Başarının sırrını açıklayan ayet!

    blankToz gibi yumurtadan çıkan minik bir yavrunun hayatına dikkatinizi çekeceğim. Altıgen bir kutunun içerisinde dünyanın en özel sütüyle sürekli beslenir. On binlerce kardeşiyle birlikte kendisine dadılık yapan işçiler yetişinceye kadar on bin kez doyurulur. Bu hızla altı günde ilk ağırlığının 1500 katına ulaşır.
    Kutusundan çıkar çıkmaz, kimseden ders almadan ve boş beklemeden yuvasındaki atık maddeleri dışarıya taşır ve yuvayı yeni kardeşleri için temizler. Önce vücudunun salgıladığı mikrop öldürücü sıvıyı yuvaya sürer. Ardından da yeni doğan binlerce kardeşleriyle uyum içinde kanatlarını vantilatör gibi çırparak içerdeki kirli havayı dışarıdaki temiz havayla değiştirir. (daha&helliip;)

  • Kur’an, Siddet ve Fitne Üzerine Bazi Tesbitler

    Kur’an, Siddet ve Fitne Üzerine Bazi Tesbitler

    blank* Islam hosgörü dinidir
    * Savas Hukuku ve Baris Hukuku Hükümlerinin Kasten Birbirine Karistirilmasi Asla Kabul Edilemez; Wilders bunu yapmaktadir.
    * Savas Zamaninda Siddete Karsi Çikan Islam, Baris Zamaninda siddete müsaade eder mi?
    * Fitne ne demektir?
    * Bütün Dinler Ahiretin Oldugunu ve Ahirette Allahin Ebedi bir Azabi Bulundugunu Kabul etmektedirler (daha&helliip;)

  • Mukabele nedir?

    Mukabele nedir?

    blankllah’ın iki elçisi her Ramazan’da Kur’anı karşılıklı okumak için bir araya gelirdi. Bu sünnet günümüze mukabele olarak gelmiştir. Mukabele, karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma, karşılaştırma manalarına gelir. Mukabeleye arz ve arza kökünden gelen muaraza da denilmektedir ki bu da her yıl Ramazan ayında, o zamana kadar nazil olan ayet ve sureleri Cebrail (as)’in Hz. Peygamber’e O’nun da Cebrail’e okuması manasında bir terimdir. (daha&helliip;)