Etiket: Ölüm

  • Ölüm, sonsuzlukla düğünümüzdür!

    Ölüm, sonsuzlukla düğünümüzdür!

    babaziz

    “Hassan… Seni bekliyordum.”

    “Beni mi bekliyordun?”

    “Ölümüme şahit olman için.”

    “Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…”

    “Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bir bebeğe denseydi ki: ‘Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış, güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli bir güneşi olan… Ve sen bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun…’ Doğmamış çocuk bu mucizeler hakkında hiç bir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi.İşte bu yüzden korkarız.

    “Ölüm herşeyin sonu olduğu için içinde ışık barındırmaz”

    “Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur Hassan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma.”

    “Düğün gecen mi?”

    “Evet sonsuzlukla olan evliliğimin… zamanı geldi”

    Bab’Aziz filminden…

  • Zamanı Öldüren Zamansız Ölür

    Zamanı Öldüren Zamansız Ölür

    zaman

    ŞAHİT olduğumuz her ölümde, mukadder ölümümüzü akla getiren birşeyler vardır. Ölünün yüzü bir ayna gibi yüzümüzü yansıtmaktadır: Orada sanki donup kalmış zamanın soğuk ve keskin çizgileri bizi kaçmaya, hayatın karmaşasına karışmaya ve gördüklerimizi unutmaya kışkırtır. Gerçi ölümden kaçamayacağımızı biliriz, ama bu bilgi, kışkırtmanın üzerimizdeki etkisini azaltmaz. Aksine tam da gerçekleşmesi imkansız olduğundan kendini şiddetle dayatmaktadır. Bu yüzdendir ki, ölmüş bir insanın ardından söylediğimiz sözlere, çoğunlukla kendi hayatlarımıza dair duyduğumuz endişelerin, korkuların itirafı da gizlice yerleşiverir.

    Sevdiğimiz insanların ölümünü “zamansız” olarak niteleriz. Ya genç yaşta aramızdan ayrıldıkları, ya da “yaşasalardı yapacakları çok şey vardı” inancındayızdır. Hayatın içinde taşıdığı o sonsuz gibi görünen çeşitlilikteki imkânları, “kaybedilen”in artık ebediyen yitirdiği fırsatları kuşatır. Ölen kişinin, eğer sağ olsaydı, başarabilecekleri sanki sınırsızdır: Hayat, ellerini zamansız bırakmasaydı kuracakları şahsî dünyaları kusursuz olurdu. Adımlarını bu kadar çabuk durdurmasaydı ölüm, katedecekleri mesafe ölçülemezdi. Erken kapanmasaydılar, gözlerinde parlak bir geleceğin ışıkları görülebilirdi. Olabileceği ve yapabileceği herşeyi beklenmedik gelişiyle kişinin elinde olmaktan çıkaran ölüm, aynı anda, bütün bu ihtimalleri çoğaltarak, hepsinin üstesinden gelebilecek bir güç ve yetenekle birlikte yaşayanların tasavvurlarında ölüye iade etmiş gibidir. Ona yakıştırdığımız rolü, yaşasaydı gerçekleştiremezdi kuşkusuz. Yine de, “onu bütün bunları yapmaktan alıkoyan tek şey” diye düşünürüz, “zamanın onun için tükenmiş olmasıdır.”

    Bu basit iyi niyet ifadesinin altında, hayat tarzımızı belirleyen temel bir yanılgı gizlidir: Ölümün inkârı.

    Yaşadığımız şehirler ölümü inkâr etmektedir. Oturduğumuz evler, kullandığımız eşyalar ölümü hatırlatmazlar. Ölümsüzlüğün sahte bir biçimidir dolaşımda olan. Ölümden sonraki ebedî hayatın habercisi olan ölümsüzlük isteği, şimdi yanlış bir hayatın ideolojisine hizmet ediyordur. Ölüm, plânlarımıza dahil etmediğimiz şeydir. Hiç ölmeyecek gibi yaşamakta ustalaşmışızdır. Daha çok şeye sahip olmak için daha çok çalışmamız gerektiğine sarsılmaz bir inancımız vardır. Vakti nakitle eşitleyen bu fazlasıyla dünyevî anlayışa uygun davrandığımız sürece, dolu dolu yaşadığımızdan en ufak bir şüphe duymayız. Pratik çıkarlarımızla uyuşmayan her faaliyeti zaman kaybı gibi görmeye eğilimliyizdir. Aksini savunmak aptallıkla suçlanmamıza yeter.

    Yine de kendimizi aptallaştırmaktansa, aptallıkla suçlanmayı göze almalı ve zaman öldürmenin, basit bir can sıkıntısı karşısında oyalanma yöntemi olmaktan ya da ‘getirisiz’ faaliyetleri adlandırmadan çok, ölümü inkâr üzerine kurulmuş hayat tarzının işleyişi olduğunu söylemeliyiz. Histeri düzeyinde tüketime dayalı bu hayat tarzı, reklam diline özgü abartılı renkliliğine, çeşitliliğine ve canlılığına rağmen, hakikat nazarında, herşeyi zaman öldürmenin aracına dönüştürmüştür. Çalışırken harcadığımız zaman ölüdür, dinlenmeye ayırdığımız zaman da… Yemek yerken, seyahat ederken, film seyrederken, alışveriş yaparken zaman öldürürüz. Her an, ebedî hayatı kazanmamız için sunulmuş imkânlarla gelir, ama onları öldürme hevesimiz hiç azalmaz. Dakikalar, saatler, günler… Ömrümüz ölü zamanlar mezarlığına dönmüştür.

    Başkalarının ölümünde keşfettiğimiz ‘zamansızlık’, düşüncesizce öldürdüğümüz zamanların hayaletsi dönüşüdür belki de. Bize kendi zamansız ölmümüzü haber veriyorlardır.

    Geçmiş hep yanımızdadır. Ama varlığı, Shakespeare’in eserlerinde rastladığımız, o haksız ve hunhar cinayetlere kurban gitmiş kişilerin, yaşayanları tedirgin eden huzursuz ruhlarını andırır. Geçmişle her yüzleşmemizde içimize çöken pişmanlığın bir anlamı olmalıdır: Ölümle sınandığında, yanlış bir hayatın bütün o parlak vaatleri saçmalaşır.

    Hayat Veren’in razı olacağı her niyet ve çabanın, iyi ve doğru yaşamanın yanısıra, öldürdüğümüz zamanları yeniden hayattar kılmanın imkanlarını da müjdelediğini anlamak hâlâ en hayatî meselemizdir.

    Sedat Turan

  • Aşkın Ölümü

    Aşkın Ölümü

    blank

    Gitgide daha fazla insanın dünyasında aşkın öldüğü bir zamanda yaşıyoruz.

    Kimileri, şehvetle aşkı karıştırıyorlar. Karşıdakini bir ‘insan’ olmaktan ziyade,

    bir beden, hatta elde edilecek bir ‘av’ olarak görenler zuhur ediyor.

    Bu ise, aşkı öldürüyor. Çünkü aşk ruhların beraberliğidir;

    bedenlerin değil…

    (daha&helliip;)

  • Ölümü Öldür de Gel…

    Ölümü Öldür de Gel…

    blankEVET, ZOR… Kabul ediyorum… Kim dedi ki, kolay diye… Bana “Sözler” kitabındaki bir örnek öyküyü hatırlattın… Sana kısaca anlatmalıyım…

    Bir asker hayal et… Savaş meydanında… İki yanında iki derin yara var… Arkasında büyük bir aslan… Pençesini kaldırmış, her an vurabilir… Önünde bir idam sehpası, sevdiklerini asıp öldürüyorlar… Biliyor, sıra kendisine de gelecek… Bir yandan da yolculuk etmek zorunda, uzun bir yola gidiyor ister istemez… O çaresiz adam, korku içinde beklerken bir nurani adam geliyor… Diyor: (daha&helliip;)

  • Methedilmeyi bekleme ve makam-mevki zararlı bir istek mi?

    Çok tehlikeli olan şeytanî tuzaklardan biri “hubbu câh”tır. Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, pâye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubbu câh”; makam sevgisi, pâye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize girmiştir ve yaygınca kullanılmaktadır. İnsanlara görünme, (daha&helliip;)