Kategori: Güncel

  • Reishi Mantarının Kadın ve Üreme Sağlığı Üzerine Etkileri

    Reishi Mantarının Kadın ve Üreme Sağlığı Üzerine Etkileri

    Reishi Mantarının Kadın ve Üreme Sağlığı Üzerine Etkileri

    Bu mantar çeşitli türlere sahiptir ve Asya, Avrupa, Kuzey Amerika ve Amazon’da bulunur. Genellikle güneydoğu ve güneybatı Amerika Birleşik Devletleri’nde meşe ağaçlarında yetişen türleri vardır. Dünyaya yayılmasına rağmen, vahşi doğada oldukça nadir bulunur ve bu nedenle yaygın olarak yetiştirilir.

    Reishi en yaygın olarak bağışıklık sistemini güçlendirmek için kullanılır. Bu mantar aşırı bağışıklık tepkisini (otoimmün hastalıkta yaygın) aşağı doğru düzenler, ancak monosit, makrofaj ve T lenfosit aktivitesini arttırır. Aynı zamanda anti-inflamatuar, anti-kandidadır ve stres durumları sırasında vücudu desteklediği gösterilmiştir. Reishi ayrıca karaciğeri de korur.
    Reishi mantarı, adrenal kortikal fonksiyonu iyileştirdiği gösterilen iyi bilinen bir adaptojendir, bu nedenle stres durumları sırasında vücudu destekleme yeteneğine sahiptir. Üreme sağlığı sorunları ve kısırlık bir kişinin stres seviyesini artırabilir. Stres seviyelerini yönetmekte zorlananlar için Reishi bir seçenek olabilir.
    Karaciğer sağlığı hormonal denge için hayati önem taşır. Reishi’nin karaciğer sağlığını destekleme ve koruma yeteneği, karaciğer üzerinde etkisi olabilecek birkaç ilaçlı IUI, IVF veya uzun süreli doğum kontrol kullanımı döngüsü geçirmiş olanlar için yararlı olabilir.
    Bu mantarın vücut üzerindeki etkileri birikimlidir. Bu, tam faydalar elde etmek için zaman içinde günlük kullanımın gerekli olduğu anlamına gelir.

    Reishi’nin 3 ayrı dozda 12 mL ekstrakte günlük olarak uygulandığında pelvik inflamasyonu azalttığı gösterilmiştir. Reishi’nin pelvik inflamasyonu azaltma yeteneği, endometriozis, uterus fibroidleri, dismenore ve Pelvik İnflamatuar Hastalık (PID) rahatsızlığını yönetmede destek sağlar.

    Dalene Barton
    Herbalist, Doğum Koçu

  • Aroma nedir Zararları Nelerdir?

    Aroma nedir Zararları Nelerdir?

    Aroma nedir Zararları Nelerdir?

    Aroma

    Koku duyusu hiçbir yardımcı iletim mekanizmasına ihtiyaç duymadan ve beyin tarafından kontrol edilmeden doğrudan görevli sisteme (limbik sistem) ulaşan tek duyudur. Limbik sistem, kalp atışları, kan basıncı, nefes alıp verme, hafıza, stres düzeyi ve hormon dengesinin kontrolüyle görevlidir. Kokular, duygusal hafıza, psikolojik ve fizyolojik hormonlar, üreme, büyüme ve tiroid hormonlarının üretimini uyarır. Doğal olarak insan, hayvan, bitki ve bütün canlılardan yayılan kokulu veya kokusuz maddeler üreme ve iletişimi yönlendirir.

    Feromon Nedir

    Feromon adı verilen bu latif maddeler (çoğu cinsel hormonlar), bir canlıdan salgılandıktan sonra aynı türden başka canlılarda davranış değişikliklerine yolaçar, üremeyi , haberleşmeyi, canlıların yaratılış gayelerine uygun olarak görev yapmalarını sağlar. Örneğin, bir dişi hayvanın, üreme zamanını erkek cinslerine bildirerek çağırması, bir arının, bulduğu çiçeklerin yerini kilometrelerce uzaktaki arılara bildirmesi, göç eden hayvanların toplanmayı birbirlerine haber vermesi feromonlar yoluyla gerçekleşir. Feromon ortamdaki diğer doğal kokular tarafından baskılanamayacak kadar güçlüdür.

    İnsan feromonları, üreme hormonlarının salınımı, eş seçimi, gebelik, annelik, ergenlik veya yaşlanma gibi fizyolojik süreçleri ve sosyal davranışları kontrol eder. Eşler arasındaki ruhî uyumu sağlar, birçok hormonun üretimini tetikleyerek, metabolizma ve gelişmeyi aktive eder ve yönlendirir.

    Feromonlar koltuk altı, kasıklar, meme başı çevresi, burun delikleri arasındaki deri, üst dudak ve kıl keseciklerinden salgılanır, salya, burun, idrar, dışkı, vajinal sıvı ve plasentada da bulunurlar.

    Feromonlar en aktif olarak, herhangi bir duygu (cinsel duygular gibi) doruğa çıktığında ve ölüm anın da salınır.

    Kokulu kimyasalların üretiminden önce parfümler, çiçeklerin uçucu yağlarından, baharatlardan ve madenlerden elde edilirdi. Feromonların keşfinden sonra erkek domuzun ve boğanın derisinden, plasenta ve idrardan feromonlar izole edilerek parfüm güçlendirildi. Bugün ise keşfedilen pek çok feromon türü artık, nanoteknoloji ve rekombinant-DNA yöntemiyle yapay olarak üretilmektedir.

    Kokulanın insan ruhu, kimyası ve duyguları üzerindeki etkileri anlaşıldıkça tıbbi, ritüel ve dini amaçlarla kullanılmış, zamanla kullanım alam genişlemiştir. Doğal yollarla elde edilen ve “esansiyel yağ” olarak adlandırılan kokulu yağlar korku, endişe, stres, depresyon gibi ruhsal sıkıntılar, baş ağrısı, adet öncesi huzursuzluk, cinsel soğukluk ve cilt problemleri gibi çok çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde ve doğumu kolaylaştırmada kullanılmaya devam etmektedir. Kokuların tedavi amacıyla kullanılması ve ciddi problemlere çözümler getirebilmesi, ne kadar etkili olduklarını göstermektedir.

    Çoğu insan kokuların yıllar önceki gibi çiçeklerden veya misk geyiğinden elde edildiğini, doğal ve masum olduğunu düşünmektedir. Fakat bugün parfümün içeriği % 95 oranında petrol ve kömür ürünü aromatik bileşikler, halatlar ve sentetik misktir. Kimyasal aromatik bileşikler yersiz coşku hali (öfori), halüsinasyon, baş dönmesi, depresyon, baş ağrısı, vertigo, kalpte ritm bozukluğu, hipertansiyon, ödemler, epilepsi benzeri kasılmalar, hareketlerde yavaşlama, donukluk, kulak çınlaması, görme bozukluğu, deri ve mukozalarda morluklara; kan hücrelerini öldürme etkisiyle kansere sebep olur. Bu kimyasallar mutajen, toksik ve kanserojen psikotropik maddelerdir.

    Sentetik kokular, her çeşit koku ve tadı verebilen, “doğala özdeş” aromalar olarak süt ürünleri, et ürünleri, bal, kahve, nargile ve sigara tütünü, mantar, baharat, meyve ve sebzelerde, vücut bakım ürünleri, deterjanlar, yumuşatıcılar, hasta bakım ürünleri, oyuncaklar, aksesuarlar, nanokumaşlar, Kur’an, tesbih, seccade üretiminde, tedavide, camilerde, hastanelerde, okullarda, alış-veriş merkezlerinde, araçlarda, kısacası her yerde yoğun kullanılmaktadır. Bu kokular doğal kokulardan 200-2000 kat daha kuvvetlidir. Doğal kokular kısa sürede etkisini kaybederken sentetik kokuların yoğunluğu zamanla azalmaz, etkilerini aylarca, hatta yıllarca sürdürür ve sadece 260 derecede yok olabilir.
    Kıyafet üzerine sıkılan parfümlerde veya kokulu deterjanlarda durum daha tehlikelidir çünkü koku içinde bulunan kimyasalları kumaştan çıkarmak, defalarca da yıkansa mümkün değildir.

    Greenpeace’in 2005’te 25 kokulu ürün üzerine yaptığı bir araştırmaya göre;

    Ftalat esterler ve sentetik misk” parfümlerin içinde tesbit edilen zehirli kimyasallardan sadece ikisidir ve her bir ürün çevreye en az 17 çeşit zehirli kimyasal yaymaktadır. İncelenen ürünler içerisinde parfümler (alkolsüz esanslar da dahil), oda spreyleri, araç kokuları, deterjanlar, yumuşatıcılar, losyonlar, vücut bakım ürünleri ve şampuanlar bulunmaktadır.

    Sentetik kokular içerdikleri nörotoksik kimyasallar ile unutkanlık, başağrısı, baş dönmesi, zihin bulanıklığı, hafıza kaybı gibi nörolojik rahatsızlıkları, kaygı, depresyon, panik atak, dikkat dağınıklığı, duygu ve kişilik bozukluğu gibi ruhsal rahatsızlıkları tetiklemektedir. Astım, sinüzit gibi alerjilere; böbrek, kalp, karaciğer, akciğer ve bağışıklık sistemi hasarlanma; yumurta ve spermlerde DNA bozulmalarına, kısırlık, doğum hasarları ve düşüklere, diyabet, hipertiroid veya hipotiroide; kısırlığa, göğüs ve prostat kanserine, sperm kalitesinin bozulmasına, cinsel hormonlarda dengesizliğe ve buna bağlı olarak eşcinselliğe, anne sütüne karışarak birçok bebeğin sütten kesilmesine sebep olmaktadır.

    Bu kimyasallar kokulu ürün kullanan herkesin, dünyaya gelen her 10 bebekten 7’sinin idrarında tesbit edilmektedir. Anne karnındaki kız ceninde vajina darlığına, erkek ceninde penis ve erbezlerinin gelişememesine, erkek çocuklarda kadınsı davranışlara sebep olmaktadır.

    Östrojen benzeri bileşikler erkeklerde, testesteron benzeri bileşikler kadınlarda hipotalamusta feromon etkisi yaptığı için bu ürünlere karşı güçlü bir bağımlılık oluşmakta ve karşı cins çekiminin azalmasına (cinsel soğukluğa) sebep olmaktadır.

    Sentetik kokulardaki zararın anlaşılmasıyla birlikte bazı parfüm ve koz metikler “organik” veya ”doğal” adı altında piyasaya sürülmekte, ancak bu ürünlerin çoğunda % 1-2 oranında doğal çiçek özü bulunmaktadır.

    Sentetik kokuların fiziksel ve ruhsal sağlığa zarar verdiği tespit edildik ten sonra Avrupa ve Amerika’da kokuların kontrolsüz kullanımına karşı birçok çalışma başlatılmıştır. Kokuların zararlarına pasif olarak maruz kalmayı engellemek için, sigara içilmeyen alanlar gibi, parfümsüz alan oluşturma çalışmaları yürütülmektedir. Okullarda, iş yerlerinde ve kapalı alanlarda parfüm ve kokulu ürün kullanımı yasaklanmıştır.

    Doğal kokular hormon dengesi, ruhsal denge, protein ve enerji üretimini bağışıklık sisteminin izin verdiği ölçüde etkiler. Sentetik kokuların 200 kat güçlü etkisi ise bağışıklık sistemini baskılayarak, protein ve enerji üretimini, ruhsal ve zihinsel faaliyetleri, davranış şekillendirme süreçlerini düşman askerler gibi işgal eder.

    Hz. Muhammed (s.a.v)’ın kokular hakkında söylediklerini hatırlayalım:

    “Bazı kokular melekleri çeker, habis ruhları uzaklaştırır; bazı kokular habis ruhları çeker, melekleri uzaklaştırır.” ( Camiler, türbeler, okullar ve evlerimizde habis ruhları Çeken kokular bulunsa, meleklerimize ne olacak? Yapay kokulu deterjan ve yumuşatıcılarIa yıkanan çarşaflar arasında yatanın, namazda kokulu seccade, kokulu eşarp, kokulu tesbih kullananın durumu nedir? Kokulu sabunlarla yıkanan, kefenlerine yapay kafur veya misk sürülen ölülerimizin durumu nedir?)

    “Cinsel ilişkiden sonra guslediniz, su her kıl dibine ulaşsın, çünkü şehvet maddesi her kıl dibinden çıkar.” (Rckombinant DNA ürünü cinsel hormonlar (feromonlar) parfüm, şampuan, sıvı sabun vs. ile vücuda sürülürse, abdest ve gusle ne olacaktır?)

    “İnsan ölürken, ruh her kıl dibinden ayrılır.” (Kıl kökleri lazerli epilasyonla tahribata uğradıktan sonra feromon üretimine ne olacak ve ruh bedenden nası! ayrılacak?)

     

  • Tarım ilacı nedir Zararları nelerdir?

    Tarım ilacı nedir Zararları nelerdir?

    Tarım ilacı nedir Zararları nelerdir?

    Tarım İlaçları Hormonlar, suni gübreler, herbisitler, pestisitler

    Tarım ilaçları faydalı mikropları, solucan, sinek ve böcekleri öldürerek toprağın verimini düşürür, ekolojik dengeyi, insan, hayvan ve bitki sağlığım bozar.

    Ddt Nedir

    DDT: uzun zaman Önce yasaklanmıştır ancak hala dünyanın her yerinde besinlerde, canlıların kan ve dokularında DDT’ye rastlamak mümkündür. DDT organizmalara, her türlü yolla, özellikle et, süt ve balık ürünleri yoluyla girer ve dokularda depolanır. DDT’ye en fazla 3 bölgede rastlanmaktadır. Kuzey Kutbu’nda rastlanmasının sebebi eskimoların, yağ dokularında DDT depolanmış fog ve balinalarla beslenmeleri, Afrikalılarda rastlanmasının sebebi sıtmaya yol açan bir tür sivrisineğe karşı hala DDT kullanılması, Türkiye, Orta Asya, Hindistan’da rastlanmasının sebebi ise pamuk üretiminde DDT kullanılmasıdır. Araştırmalar DDT’nin bütün canlı organizmalarda aynı etkileri gösterdiğini ortaya çıkarmıştır: Genetik değişimler, kanser, embriyo, bağışıklık sistemi ve sinirler üzerinde toksik etki. DDT hormonal dengeyi bozar, anne sütünü azaltır, anemiye ve ağır karaciğer hastalıklarına sebep olur.

    Sadece DDT ile başlayan problemlere bakılınca şöyle bir sebep-sonuç zinciri ortaya çıkmaktadır: DDT kullanımı anne sütünü azalttı, anne sütünün azalmasıyla hazır mama kullanılmaya başlandı. Mamalar besin değil allerjen olduğu için, bağışıklık sistemini zayıflattı. Mamaların metabolik atıklarını atmakta zorlanan böbreklerin gelişmesi yavaşladı ve çalışma kapasitesi düştü. Çocukluğunda mama kullananlar yetişkinlikte böbrek yetmezliğiyle karşı karşıya kaldı. DDT seçici olarak beyinde ve karaciğerde biriktiği için nörolojik hastalıklar ve karaciğer hastalıkları arttı.

    Bu durumda sentetik hormonlar, antidepresanlar ve stimülanlar kullanılmaya başlandı. Bu ilaçlar kısırlığa ve ruhsal problemlere (kişilik değişimi, ahlakın bozulması),kısırlık ve kişilik bozukluğu tüp bebek üretimine sebep oldu. Nano ürünlerin yol açacağı felaketlerin büyüklüğü ise tahminlerin çok üstündedir.

  • Bayat ve ısıtılmış yemek yemenin zararları

    Bayat ve ısıtılmış yemek yemenin zararları

    Bayat ve ısıtılmış yemek yemenin zararları

    Taze sebze ve meyve, güneşten aldığı enerjiden dolayı, besin değeri açısından daha zengindir. Meyve ve sebze pişirilince, güneşten aldıkları enerjiyi ve strüktürel suyunu kaybederek, aslına, yani toprağa ve minerallere dönüşmeye başlar. Suyunu kaybeden sebzenin hacmi azalır, içerdiği mineral oranı artar.

    Mineraller vücutta ağır kalıntılar oluşturur ve bu kalıntılar kaslar arasında, dokularda, damarlarda toplanarak onları sertleştirir. Bu sebeple çiğ sebzeyi tercih etmek ve pişmiş sebzeyi az miktarda yemek daha doğrudur.

    Yemeği, piştikten sonra biraz soğutarak yemek gerekir. Yemek insanı değil, insan yemeği beklemelidir. Mikroplar beklemiş yemeğin yapısını değiştirir. Yemek ısıtıldığında ise, yeni kimyasal bağlantılar oluştuğu için, faydadan çok zararı vardır. Isıtılan yemeğin Özü ve tadı değişir, hazmı ağırlaşır, hatta imkansızlaşır.

    Mikrodalgalar, ısıtılan yemekteki temel besin maddeleri (su, şeker, yağ ve diğer bazı maddeler) tarafından emilir. Dalgalar, bu maddelerin moleküllerimi atomik değişime uğratarak yemeği ısıtır. Mikrodalgaların yemek üzerindeki etkisi üzerine yapılmış herhangi bir araştırma yoktur. Ancak su üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Yaklaşık %70 sudan oluşan insan vücudu mikrodalgalarla yakın temasta bulunursa, vücudun su molekülleri strüktürel ve enerjetik değişime uğrar. Organizmadaki su strüktürü değiştiğinde, beyin sıvısı, lenf sıvısı, kan ve hücre serumu gibi vücuttaki bütün sıvıların strüktürü değişir. Bu fiziksel ve ruhsal dengesizliğe sebep olur. Yemeklerimizin %50-90’ı sudur.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) akşamdan kalan, ertesi gün ısıtılan yemeği asla yemezdi.

    Kaynak: Aidin Salih – Gerçek Tıp

  • Gıdalarda En Yaygın Kullanılan Katkı Maddeleri

    Gıdalarda En Yaygın Kullanılan Katkı Maddeleri

    Gıdalarda En Yaygın Kullanılan Katkı Maddeleri

    Aspartam zararları (E-951):

    Aspartam, en yaygın kullanılan, şekerden 180-200 kat daha tatlı bir sentetik tatlandırıcıdır. Rekombinant-DNA yöntemi ile elde edilir. Çikolata, sakız, et ürünleri, ketçap, soslar, gazozlar, şekerlemeler, ilaçlar, diyet yiye. cek ve içeceklerde ve pastanelerde şeker yerine kullanılır. Gıda sektöründe değişik isimlerle, ancak en çok Aspartam, Fenilalanin ya da Surel diye adlandırılır ve etiketlerde bu şekilde yer alır. Çoğu zaman sakarin veya siklamat ile de karıştırılarak kullanılır. Bu karışımlara Alfasfit, Aspamiks, Aspas. vit, Svitli, Aspartin, Evrosvit vs. adı verilir. Aspartam içeren tatlandırıcılar etikette sadece “tatlandırıcı” olarak da bildirilebilir. Aspartamm % 60’nı fenilalanin oluşturur. ‘

    Fenilalanin tüm biyokimyasal süreçlerde ve protein üretiminde yer alan en önemli aminoasitlerden biridir. İnsan bedeni her gün protein ile alınan fenilalanine ihtiyaç duyar. Sentetik fenilalanin yapı olarak doğalına göre çok daha aktif olduğundan doğal fenilalanin yerine geçer, onun bütün fonksiyonlarını üstlenir. Böylece hazır ürünlerle sentetik fenilalanin alanlar ruhsal ve fiziksel olarak ona bağımlı hale gelir.

    Ruhsal bağımlılık:

    Fenilalanin, vücutta tirozin aminoasidine dönüşür, tirozinden ise ruh halini ve ağrı hislerini yöneten dopamin ve noradrenalin üretilir. Bu da sentetik fenilananin kullanan kişide ruhsal bağımlılığa neden olur. Ayrıca fenilalaninden cinsel dürtüleri yöneten feniletilamin meydana gelir ve aşık olma duygusunu tetikler. Fenilalaninden üretilen hormonlar fikir üretimi sürecinde etkin rol oynadığından hafıza, öğrenme ve düşünme kapasitesi de doğrudan etkilenir. Bu yüzden aspartam bağımlısı insanlar çikolata yemeden veya aspartamlı bir içecek içmeden zihinsel çalışma yapa mazlar.

    Fiziksel bağımlılık:

    Aspartamda bulunan sentetik fenilalanin etkin olarak metabolizmaya dahil olur, pankreas, karaciğer, tiroid bezi ve böbrek üstü bezinin hormon üretimine katılır. En önemli tiroid hormonlarından olan tiroksin ile pankreas hormonu olan insülin fenilalanm vasıtasıyla üretilir ve metabolizma “atıklarının böbrek ve karaciğer yoluyla atılması fe rilalanin vasıtasıyla sağlanır.

    Kısacası fenilalanin vücudun en önemli fonksiyonlarının tümünü kontrol eder ve böylece sentetik fenilalanin kullanan kişi ona tamamen bağımlı hale gelir.

    Vücutta sentetik fenilalaninin dönüşüm döngüsü bozulduğunda (ki bağışıklık sistemi tamamen çökene kadar sürekli olarak bozulacaktır) vücudun tüm dokularında özellikle beyin ve üreme organ dokularında bu maddenin kendisi ve toksik atıkları birikir. Birikim yerlerindeki dokuların hücreleri ve sentetik fenilalaninin iştirak ettiği tüm süreçler tahrip olur. O zaman, kronik sentetik fenilalanin zehirlenmesi belirtileri ortaya çıkar: kronik yorgunluk, döküntü, bayılma, kas ağrıları, göz kapaklarında, dudaklarda, ellerde ve ayaklarda şişme, eklem ağrıları, bulantı, çarpıntı, anksiyete, şişmanlık, baş ağnsı, baş dönmesi, huzursuzluk, depresyon, tiroid ve nörolojik rahatsızlıklar, hafıza kaybı, spazm, epileptik nöbetler, beyinsel özürler, üreme organlarında sorunlar, duyma yetisinin zayıflaması veya kaybı, ağır karaciğer ve böbrek patolojilen’. Aspartamm beyin _tümörü, skleroz, epilepsi, parkinson, alzheimer, zihinsel gerilik ve diabete neden olduğu saptanmıştır. Sentetik fenilalanin sperm ve yumurtaları zehirler vc mutasyona uğratır. Aspartam hamilelikte doğrudan ceninin gelişimini etkiler, kullanılan miktarın çok az olması veya uzun zaman önce kullanılmış olmasının önemi yoktur.

    Aspartamı yasaklayan veya kullanımına sınır koyan ülkelerde, kısırlık, doğum kusurları, gelişme çağındaki çocuklarda zihinsel ve ruhsal problemlerin oranı hızla azalmakta, Türkiye’de ise aynı hızla artmaktadır.

    Gıdalarda, hayvan yemlerinde veya tedavi amacıyla dünyada her yıl 2 milyon tondan fazla üretilen sentetik aminoasitlerdc en büyük oranı fcni lalanin ve glutamik asit oluşturur.

    Sodyum nitrit zararları (E-250):

    Nitrat-Nitrit’ler içinde Türkiye’de en çok kullanılan katkı maddesidir. Tüm işlenmiş et ürünlerinde (sosis, salam, pastırma, sucuk) hem koruyucu, hem renklendirici, hem de lezzet arttırıcı olarak kullanılır. Et ürünleri ile alınan sodyum nitrit, vücutta, kanserojen bir madde olan nitrosaminler dönüşür. Nitrosaminler, doku hasarına, mutasyona ve kansere neden olur (kolon kanseri, karaciğer kanseri, pankreas kanseri, beyin kanseri, lösemi vb.) Sodyum nitritli ürünler, baş dönmesine, baş ağrısına, nefes alma zorluğuna da neden olabilir. Nitrit ve nitratlar hemoglobini etkileyerek dokuların oksijen almasını ve beslenmesini engeller. Kemik iliği dejenerasyonuna ve bunun sonucunda kemik iliği yetmezliğine ve ağır anemilere neden olabilmektedir.

    Sodyum Sülfit zararları (E221):

    Türkiye’de, en geniş alanda ve en sık kullanılan sülfitleyicidir. Gıda maddelerinde ve ilaçlarda renk ve kıvam koruyucu, bozulmayı önleyici ve beyazlatıcı olarak kullanılır. Fermente içeceklerde, salata soslarında, bira ve şarap gibi içeceklerde bulunur. Şekerleme, peynir, sakız, dondurma, bisküvi, çay, reçel, jöle, konserve, çeşni, meyve suyu, kuru meyve, kuru sebze, paketli deniz ürünü, hazır çorba, salam, sosis, sucuk, kurutulmuş et, dondurulmuş patates ve balık ürünlerinde kullanılır.

    Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin yaptığı araştırmalarda, sodyum sülfitin besin ve ilaç yoluyla alınmasının, öğrenme ve hafıza gibi beyinsel fonksiyonlarda bozulmaya neden olduğu ve bozulmanın zamanla daha ileri boyutlarda seyrettiği tespit edilmiştir.

    Sülfitler göğüste sıkışma, karın ağrısı, kurdeşen, ishal, kan basıncının düşmesi, beyinde yanma hissi, halsizlik ve kalp çarpıntısına neden olur. Aynca sülfitler, astım hastalarında astım ataklarını tetikler.

    Sodyum Nitrit (E-250) ve Sodyum sülfit’in zararı en fazla cenin, bebek ve çocuklar üzerinde görülmektedir.

    Formaldehit zararları:

    Her tür ürünün bozulmasını önler. Sıva, duvar kağıdı, tekstil, halıfleks, boya, yağlı boya, lastik, mobilya, her çeşit deterjan ve vücut bakım ürününde kullanıldığı gibi,et, balık, sucuk, yağ, tahıl, hayvan yemi, tohumluk ve bütün aşılarda kullanılır.

    Formaldehitin en yaygın kullanıldığı alanlar, sıkıştırılmış tahtadan yapılan yer döşemeleri, dolaplar, duvar kaplamaları, mobilyalar, oda spreyleri, dokuma kumaşlar, deterjanlar, döşeme Cilaları, duvar kağıtları, halılar ve boyalardır. Evin ısı ve nemi ne kadar yüksek, ev eşyaları ne kadar yeni ise, havaya karışan formaldehit miktarı o kadar fazladır.

    Aroma ve emülgatör türü bütün katkı maddelerine bozulmayı önleyici olarak katılır. Ayrıca mantar hastalıklarında ve tıbbi laboratuarlarda sterilize edici ve koruyucu sıvı olarak kullanılır.

    50 yıldır yoğun bir şekilde kullanılan Formaldehit, güçlü mutajen ve alerjenler arasındadır ve ödem, kronik rinit, bronşiyal astım, alerjik gastrit, kolit ve aşın duyarlılığa neden olabilir. Aşırı duyarlılık ise bir sonraki formaldehit etkileşiminde daha şiddetli bir reaksiyona yol açabilir.

    Gıda, kozmetik, ev eşyası, sigara dumanı, egzos gazı ve inşaat malzemesinden direk vücuda giren veya havaya karışan formaldehit mide suyu ile reaksiyona girdiğinde kanserojen bir madde oluşturarak burun kanseri, akciğer kanseri, beyin kanseri ve lösemiye yol açabilir.

    Titahyumdioksit zararları (TiOl) (E-171):

    Dünyada en yaygın kullamlan mineraldir ve nanoteknolojinin 3 ana maddesinden biridir. Doğal bir mineral olan titanyumdioksit, nanoteknoloji yöntemiyle atom yapısı değiştirilerek çok aktif bir nanoparçacık formuna getirilmiştir (yeniden inşa edilmiştir). Işığın (foton) titanyumdioksit nanoparçacıklar üzerine düşmesiyle, organik madde, kimyasal reaksiyon sonucu parçalanmaya başlar. Bu yapay süreç, bitkilerde gerçekleşen fotosenteze benzer.

    Fotosentez, bitkilerin güneş ışığının etkisiyle karbondioksit ve sudan, organik madde yani besin üretmesidir. Ancak, titanyumdioksit, fotosentezden farklı olarak tam tersini yapar, yani organik maddeleri parçalayarak karbondioksit ve suya ayrıştırır. Bunun anlamı şudur: Titanyumdioksit nanoparçacıklar, herhangi bir organik madde ya da canlı hücreye temas etti ğinde, organik madde veya canlı dokunun parçalanmasına neden olan kim yasal reaksiyonu başlatabilecek korkunç bir yetenektedir.

    Günümüzde titanyumdîoksit şekerleme, reçel; sakız, pudra şekeri, toz şeker, küp şeker, tuz, karbonat, sütlü içecekler, süt, süt tozu, peynir, peynir altı suyu, margarin, un, hamur, tavuk, et, balık, deniz ürünleri, soya ürünleri gibi gıda maddelerinde,tıbbi ilaçlarda, vücut bakım ürünleri, her türlü kozmetik, krem, diş macunu, diş beyazlatıcı, sabun, deterjan ve temizlik ürünlerinde beyazlatıcı, bozulmayı önleyici veya nem tutucu olarak kullanılır.

    Özellikle kirli havayı temizleme, baraj, nehir ve göllerden içme suyu elde etme amacıyla hava ve suya titanyumdioksit nanoparçacıklar serpilmek tedir.

    Kendi kendini temizleyen camlar, kaplama malzemeleri, duvar boyaları, eşarp, kumaş ve giysiler titanyumdioksit nanoparçaçıklar ile üretilmektedir.

    Ağız, deri ve nefes yoluyla vücuda giren nanoparçacıkların organizma yı hiç bir şekilde terk etmediği, dokularda çöküntü olarak biriktiği, akciğerlere büyük hasar verdiği tespit edilmiştir. Ayrıca nanoparçacıklar bulunduğu ortamda canlı hücrenin yapısına nüfuz etme yeteneğine sahiptir ve bunun sonucunda bütün hücrelerde, özellikle beyin hücrelerinde hasar oluşunu ve genleri mutasyona uğratır.

    Kozmetikler ve güneş kremlerinde büyük oranda kullanılan ve cilt tara fından emilen titanyumdioksit ve çinko oksid nanoparcaaklar lŞlğa karş, duyarlıdır, serbest radikaller üretir ve güneş ışığına maruz kaldığında deri hücrelerinde DNA hasarına yolaçar; ciltte bir yara varsa deri yoluyla kan dolaşımına karışır. Bir kez kan dolaşımına giren nanoparçacıklar bütün bedende dolaşabilir, beyin, kalp, karaciğer, böbrek, dalak, kemik iliği ve sinir sistemi de dahil olmak üzere organlara ve dokulara nüfuz edebilir.

    Nanopançacıklar hücre içine girebilir, mitokondri ve hücre çekirdeği tarafından içeri alınabilir, mitokondride büyük yapısal hasara, dolayısıyla eneji ve protein üretiminin bozulmasına, DNA mutasyonu ve hücrenin ölümüne sebep olabilir.

    Nanoparçacıklarm en fazla yayılma alanı bulduğu, organ karaciğer ola. rak görülmekte, dalak onu izlemektedir. Karaciğer hastalıklarında zararsız yabancı madde birikminin bile karaciğer fonksiyonlarını zayıflattığı ve ka. raciğere zarar verdiği bilinmektedir.

    Farelere verilen karbon nanotüplerin böbrek hücrelerinin ölümüne ve yeni hücre oluşumuna engel olduğu görülmüştür. Halbuki bugün bütün su arıtma sistemlerinde karbon nanotüpler kullanılmakta, su ile birlikte insan vücuduna nüfuz etmektedir.

    Gıda endüstrisinde kullanılan renklendiricilerin yan etkileri hakkında birçok araştıma yapılmıştır. Araştırmalarda bu katkı maddelerinin genotoksik etkilere, hormonal bozukluklara, davranış bozukluklarına ve nörolo jik rahatsızlıklara yol açtığı kanıtlanmıştır.

    TiO2, dünya genelinde toplam renklendirici madde üretiminin tek başına %70’ini oluşturmakta; ayrıca çeşitli sebeplerle bütün renklendiriciler de de kullanılmakta; dolayısıyla gerçekte bu oran daha da yükselmektedir. Bugün her bir insanın yalnızca içme suyu ve gıdalardan günde ortalama 300 gr titanyum dioksit tükettiği düşünülmektedir.

    Nanomateryaller endüstriyel atıklar ve ev atıkları yoluyla çevreye karıştıkları zaman toprak ve su mikroflorasmı bozar. Bu da besin zincirinde değişimlere sebep olur. ,

    Araştırma sonuçlarına göre Ti02 nanoparçacıkları spermlerde hareketlilik ve yoğunluğu azaltır, ömrünü kısaltır, ileri düzeyde anormalliklere ve testesteron seviyesinin düşmesine sebep olur.

    Histopatolojik bulgularda Ti02’in sperm kılıfında epitelium kalınlaşması ve erbezlerindeki kan damarlarında varikosele sebep olduğu gözlemlenmiştir. Bunun yanısıra dokuları tuttuğu için kilo almaya engel olduğu tespit edilmiştir.

    Bütün bu araştırma sonuçlarına rağmen insan organizmasına giren nanoparçacıkların kimyasal ve ruhsal olarak sebep olabileceği değişimlerin büyüklüğü ve vehameti yine de tahmin edilemiyor.

    En çok kullanılan nanomateriyal özelliğine sahip olan Ti02 son zamanlarda ziraatte dc kullamlmaya başlanmıştır. Yukarıda anlatılan ürünlerden uzak durarak titanyum dioksidin zararlarından korunmak mümkün olabilir ancak titanyum dioksidin zirratte kullanılması korunmayı imkansız hale getirmektedîr.

    Alüminyum hidroksit zararları (E173):

    Aşılarda koruyucu, ilaç ve şekerlemelerde renklendirici (gümüş rengi) ve nem tutucu olarak kullanılır. Karbonat, şeker, tuz gibi her tür toz ürüne katılabilen alüminyum hidroksit toksik veya alerjen olan her bir maddeye karşı (katkı maddeleri dahil), aşırı duyarlılığa neden olabilir.

    Alüminyum hidroksit beyin dokularında birikir, zeka geriliğine, öğrenme zorluğuna yol açar. Çocuk felci, kas erimesi ve aleıj iyi provoke eder. Dünyanın bir çok ülkesinde yasaklanmasına rağmen, Türkiye’de sadece aşı, ilaç ve şekerlemelere değil, sofra tuzuna bile katılarak, bebekler dahil, herkese yedirilmektedir.

    Gıdalarda katkı maddesi kullanımı yıkıcı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunların bazıları şunlardır: Sindirim sisteminin bozulması, kronik toksik hepatit, böbrek ve böbreküstü bezi hastalıkları, üreme organlarında bozulmalar, kısırlık, endometriozis, vajinismus, kistler, kanser, diyabet, tiroid rahatsızlıkları, havale, hiperaktivite, davranış bozukluğu, otizm, baş dönmesi, baş ağrısı, depresyon, alzheimer, parkinson, MS, dü şük tansiyon, yüksek tansiyon, titreme, alerjik kaşıntılar, egzama, astım ve aşırı duyarlılık (“Vajinismus” bölümüne bakınız.)

    Gıdalarda Kullanılan Katkı Maddelerinin zararları üzerine pek çok ülkede yapılan araştırma sonuçları dehşet vericidir. Ancak bu ürpertici gerçeğe rağmen, üretici firmaların ve parayı elinde tutanların karşısında, sesini yükseltecek, yorum yapacak veya kampanya başlatacak bir topluluk veya kamuoyu oluşabilmiş değildir. (“CMU” bölümüne bakınız.)

    Kaynak: Aidin Salih – Gerçek Tıp isimli kitabından alıntıdır.

  • Katkılı hazır yiyecek ve içeceklerin zararları

    Katkılı hazır yiyecek ve içeceklerin zararları

    Katkılı hazır yiyecek ve içeceklerin zararları

    Marketlerdeki bütün uzun ömürlü ürünler, sağlığı, özellikle çocukların sağlığını tehdit etmektedir. (“GMO” bölümüne bakınız.) Bu gıdalar metabolizmayı, bağışıklık sistemini ve genetiği ciddi şekilde etkiler, sindirilemediği için birikimi ve damar tıkanıklıklarına neden olur. Vitamin ve protein üretimini, su yapısını, vücudun su oranı ve su terkibini bozarak, yaşlanmayı hızlandırır; alerjilere ve çeşitli hastalıklara sebep olur.

    Bu faktörleri göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki, 10-12 yaş grubu çocukların büyük çoğunluğu artık, bu gıdaların bağışıklık sisteminde, beyinde ve üreme organlarında oluşturduğu tahribatlar sonucu, şimdiden küçük birer ihtiyar gibidir.

    Dünya gıda endüstrisinde, binlerce çeşit ve milyonlarca ton katkı maddesi kullanılmaktadır. Hazır gıda kullanmakta sakınca görmeyen biri her gün yaklaşık 2000 çeşit yapay katkı maddesi tüketmektedir: Tatlandırıcı, tat verici, kıvam koruyucu, kıvam artırıcı, renklendirici, renk koruyucu, beyazlatıcı, bozulmayı önleyici, nem tutucu, boya, aroma, vs.

    Yiyecek endüstrisi, kullanılan katkı maddelerini ambalaj üzerinde belirtmek zorundadır.

    Fakat bu zorunluluk, üreticinin sadece kendi kattığı maddelere mahsustur. Mesela, bir fırın, ürettiği bir üründe su, maya, tuz, yağ, yumurta ve şeker gibi kullandığı malzemeyi belirtmek zorundadır, fakat bunların içerdiği katkı maddelerini belirtmek zorunda değildir. Bununla birlikte, katkı maddelerinin üretim metodunu da belirtmek zorunda değildir. Tamamen katkı maddelerinden oluşan, şeker, sakız gibi 10 cm’den küçük, ambalajlı ürünleri üretenler de katkı maddelerini belirtmek zorunda degildir. Zeytin, et, peynir, ekmek, baharat, baklagiller, tahıl, kuruyemiş, taze meyve ve sebze gibi açık satılan yiyeceklerde, lokanta veya pastanelerdeki ürünlerde de katkı maddelerini belirtme mecburiyeti yoktur.

    “Katkılı hazır yiyecek ve içeceklerin zararları”nı daha iyi anlatabilmek için
    Örnek olarak en yaygın kullanılan basit bir sakızın içindekilere bakalım:

    l. Sakız mayası : Sakızın ana maddesidir. Ambalajda belirtilmeyen, sakız mayasının içindekiler şunlardır: Kauçuk, vaks, antioksidan, elastomer, reçine, venil polimer, parafin ve katkı maddeleri (katkı maddelerinin sayısı ve türü belirtilmemiştir).

    1. Tatlandırıcılar : Doğal olmadığı için bunların tamamı sindirimi bozar, alerjilere yol açar, diyabete zemin hazırlar. Ayrıca her birinin özel zararları da vardır. (“En Yaygın Kullanılan Katkı Maddeleri” bölümünde Aspartam’a bakınız).
    1. Doğala özdeş aromalar : Rekombinant-DNA ve nanoteknoloji yöntemiyle üretilenler beden-ruh dengesini ve hormonal dengeyi etkiler. “Aromalar” konusuna ve “Zihin Kontrolü” bölümüne bakınız.)
    2. Gliserol (Nem tutucu) : Büyük ihtimalle domuz ürünüdür. Mezbaha atıklarından da elde edilebilir.
    3. Lesitin (Emülgatör) : Büyük oranda domuz ürünüdür. Bitkisel olanda “soya lesitini” yazar, ancak bu da genetiği değiştirilmiş soyadan elde edilir.
    4. Parlatıcılar : Biri, “şellak”tır ki genetiği değiştirilmiş bir tür bitten elde edilir. Alerjilere ve beklenmeyen yan etkilere yol açabilir. Diğeri “kamauba mumu”dur. Aslında kağıtçılık ve mobilyacılık gibi sanayilerde kullanılan sentetik bir mumdur. Her ikisi de bir çok ülkede yasaklanmıştır.
    5. Titanyum dioksit, E 171 : Renklendirici ve nem tutucudur. En tehlikeli maddelerden biri olan titanyum dioksit için ”En Yaygın Kullanılan Katkı Maddeleri” ve “Zihin Kontrolü”, bölümüne bakınız.

    Gördüğünüz gibi 2,5 gr’lık küçücük bir sakız en az 34 tane katkı maddesi içerir. En az diyoruz çünkü her bir katkı maddesinin 2-7 tane kendi koruyucu, renklendirici, nem tutucu katkıları vardır. Sakızın üzerinde “laksatif etki (ishal) yapabilir” ve ”Sakızdır, yutmayınız” uyarıları yer alır. Çocukların bu uyarıyı anlaması beklenemez ve küçük çocukların hepsi sakızı yutar!

    Katkı maddelerini savunanlar ”Katkı maddelerinin içinde zararsız hatta faydalı olanlar vardır” diyebilirler.

    Birkaç yıl öncesine kadar bu doğru olabilirdi, ancak bugün katkı maddeleri farklı malzemelerden, farklı teknoloji ve yöntemlerle elde edilmektedir. Üretim metodlarının, içeriğinin ve kaynaklarının, güvenli, tehlikeli veya şüpheli olup olmadığının belirlenmesi kesinlikle mümkün değildir.

    Örneğin,

    Karoten (E160) Doğal A vitamini kaynağıdır ve doğal bitki pigmentlerinden, betanin (E162) ise kırmızı pancardan elde edilebilir. 40 yıl önce doğal bitkilerden elde edilen bu katkı maddelerinin üretim şekli değiştiği halde hâlâ “güvenilir” sınıfında yer almaya devam etmektedir.

    Bu katkı maddeleri, artık rekombinanat-DNA yöntemiyle elde edilmektedir ve ”tehlikeli” hale gelmiştir.

    Ürün ambalajlı veya ambalajsız olsun, ambalaj üzerinde içindekiler belirtilsin veya belirtilmesin, üründe kullanılan katkı maddelerinin gerçek sayılarını ve kaynaklarını tespit etmek mümkün değildir.

    Her üründe kullanılan onlarca çeşit katkı maddesinden bazıları tek basma zararlı olmasa da, bir arada zararlı olabilir veya birbirinin zararını artırabilir (sinerjizm etkileşimi), ya da vücuttaki her türlü madde, alınan ilaçlar, besinler ve depolarda birikenlerle tehlikeli bileşimler oluşturabilir. Ancak en sık kullanılan katkı maddeleri tek başına da çok zararlıdır.

  • Yeme ve içmede Sıraya Dikkat Etmemenin zararları

    Yeme ve içmede Sıraya Dikkat Etmemenin zararları

    Yeme ve içmede Sıraya Dikkat Etmemenin zararları

    Et, yumurta, peynir gibi proteinli yiyecekler midede hazmı uzun süren besinlerdir. Tatlılar ve meyveler midede fazla kalmadan bağırsağa geçerek, birinci hazmını burada tamamlar.
    Su ise midede vücut ısısına ulaştıktan sonra bağırsağa geçer. Bu sebeple önce su içmeli, sonra birlikte yememek şartıyla, meyve veya tatlı, sonra salata ve yemek yenmelidir.
    İki çeşit yemek yeniyorsa hafif ve sulu olanı ağır ve kuru olandan önce yemek yenir.

    İbn-i Sina sabah ekmek (karbohidrat), akşam et (protein) yemeyi tavsiye ederdi. Çünkü karbohidrat sindiriminde gerekli enzimler genellikle sabahtan öğleye kadar, protein sindiriminde gerekli enzimler ise genellikle Öğleden akşama (21.00) kadar üretilir.
    Ancak sindirimin tamamlanması için oruç tutulan günler müstesna en geç 19:00’da yemek gerekir.

    Yemekten sonra meyve veya tatlı yendiğinde, meyve ve tatlı hazmım tamamlamak için bağırsağa geçemez, midede mayalanır, çürür ve gaz oluşturur. Kur’ân-ı Kerim’de de bu sıralamayı görmek mümkündür: ”… beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.” (Vakı’a: 20, 21) buyurularak et meyveden sonra zikredilmiştir. Yine, ”Ve size manna ve selva indirdik” (Bakara: 57). Burada da helva yani karbonhidrat (manna), bıldırcından yani proteinden (selva) Önce gelir.

    Yemekten sonra içilen su da bağırsağa geçemez,mideyi genişletir, mi de asidini seyreltip zayıflatır, sindirimi uzatır ve zorlaştırır. Yemek arasında su içmek, daha da karışık bir tablo meydana getirir, çünkü yemekte su içen, yemeği iyi çiğneyemez, tükürük bezleri yeterli miktarda enzim üretemez ve sindirim ağızdan itibaren bozulur. İçilen su mide asidinin seyrelip zayıflamasına, midenin genişlemesine, karaciğer ve dalağın yükünün artırmasına kadar giden sonuçlar doğurur. (“Az Çiğneme” bölümüne bakınız).

    Yemekten 1,5 -3 saat sonra su içmek daha uygundur. Çünkü mide asidi tamamen kullanılmış ve mide içeriği ince bağırsaklara geçmeye hazır hale gelmiştir. Su içmek için doğru zaman dilimi budur ve bu sırada insanın susaması da normaldir, Araf suresi 31. Ayet’te, ”…yiyin-için, fakat israf etmeyin …” buyurulmuştur. Bu ayette de ”için” emri “yiyin” emrinden sonra gelir. Ancak kuru bir şey yerken her lokmadan sonra bir yudum su içmekte zarar yoktur. Çok susayınca yemekten sonra birkaç yudum su içilebilir.

    Yazının devamını Dr. Aidin Salih’in Gerçek Tıp isimli