Kategori: Güncel

  • Sade Hayat Fakirlik mi?

    Sade Hayat Fakirlik mi?

    sadehayatusimsek

    Sade hayatı insanların çoğu için ürkütücü kılan başlıca nedenlerden biri, onun fakirlikle karıştırılmasıdır. Gerçi fakirlik de bir tür sadelik sayılabilir; ancak bu zorunlu bir sadeliktir ve mahrumiyet ifade etmektedir. Bizim konumuzu teşkil eden sadelik ise, “gönüllü sadelik” olarak anılmaktadır ve mahrumiyetle bir ilgisi yoktur.

    Bu, özgür insanın gönüllülüğüdür ve kişinin kendi ihtiyaçlarını kendisinin belirlemesi esasına dayanmaktadır. Kendi ihtiyaçlarını belirleyen insan, gelir ve giderleri arasındaki dengeyi de kurmuş, yahut bu dengeye tüketici insandan daha fazla yaklaşmıştır.

    İnsan, geliri ile gideri arasında bir denge konumuna yaklaştığı oranda fakirlikten uzaklaşmış demektir. Bu yüzden, ne kadar mütevazi bir gelire sahip olursa olsun, bu geliriyle hayattan beklentilerini karşılayabilen bir insan, çok kazandığı halde beklentileriyle geliri arasındaki uçurumu bir türlü kapatamayan birisine göre “zengin” olarak tanımlanmaya daha lâyık bir kimsedir.

    GÖNÜLLÜ SADELİK, insanın hayatından ihtiyaç fazlasını çıkarmak suretiyle, daha başka şeylerin hayatımız içinde yer alabilmesi için zemin hazırlar.

    Aslında bunlar, hayatı yaşanmaya değer kılan şeylerin tâ kendisidir.

    Bunlar arasında, kendimizin ve içinde yaşadığımız dünyanın farkına varmak, bizi çevreleyen güzellikleri her an içimize sindirerek yaşamak, aldığımız her soluğun hakkını vermek, başta aile bireyleri olmak üzere insanlarla ilişkilerimizi canlandırmak, başka insanların dertlerini ve mutluluklarını paylaşmak, sadece kendisi için çalışan bir tüketici rolünden sıyrılarak başkaları için de birşeyler yapabilmek, üzerinde yaşadığımız gezegenin daha yaşanabilir bir hal alması için kendi çapında bir katkıda bulunmak gibi küçüklü büyüklü sayısız hazlar ve mutluluklar vardır.

    Bu haz ve mutluluklar, insanın manevî dünyasında, hiçbir maliyet istemeden herkese eşit fırsatlar sunan muazzam bir zenginlik kaynağı teşkil etmektedir. Nitekim gönüllü sadeliği savunanlar, bu hayat tarzını, “dış görünüşüyle sade, içeride ise alabildiğine zengin” bir yaşam biçimi olarak tanımlarlar.

    “YETER” sözünün telâffuzunu güçleştiren asıl neden, bizim almaya programlanmış olmamızdır.

    Tüketim uygarlığı, insanı, sürekli olarak almaya, yutmaya, öğütmeye, tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze koyar. Bu uygarlığın temelinde yatan felsefe, ne pahasına olursa olsun büyümektir.

    Büyüdükçe büyümeyi amaçlayan insanlar, kurumlar veya topluluklar ise, “Yeter” diyebilme şanslarını daha işin başında kaybetmişlerdir. Onların bir yeterlilik ve doyum hissini yakalayabilmek için tek bir çareleri vardır: hayatlarını bu çürük zeminden kurtarıp daha başka ve sağlam bir zemin üzerinde yeni baştan kurmak. Yoksa, “almaya” programlanmış bir hayat tarzının şurasını veya burasını yamayıp rötuşlayarak onu verimli ve tatmin edici bir hale getirmek mümkün değildir.

    Aslında insanın manevî yapısı, almaya değil, vermeye göre düzenlenmiştir. Vermeyi esas alan bir hayat tarzını benimsediğinizde, bütün taşlar yerine oturmaya başlar. Bunun apaçık kanıtlarını, her iki taraftaki sayısız örneklerinde gözleyebilirsiniz. Taraflardan birinde sürekli açlık, huzursuzluk ve çevreyle uyumsuzluk, diğerinde ise doyum, haz ve çevreyle uyum vardır. Sade hayat gönüllülerinden Janice L. Krouskop, babasının kendisine şu şekilde öğüt verdiğini anlatır: “Bu dünyada bir alanlar, bir de verenler vardır. Alanlar belki daha çok yiyebilir; fakat verenler daha rahat uyur.”

    BURADA, tüketim uygarlığının değer sistemiyle bütün bağları koparmak zorunda bulunduğumuzu görmeliyiz.

    Çünkü, “vermek” kavramıyla açılan kapıda, daha ilk adımda bizi karşılayan şefkat, merhamet, muhabbet gibi duyguları geliştirmek ve tatmin etmek bir yana dursun, onlara hayat hakkı tanımak bile bu uygarlığın tahammül edebileceği birşey değildir.

    O felsefede birbirinin yardımına koşan, başkalarının iyiliği için kendisini zarara sokan insanlar için yer yoktur. Eğer yardıma muhtaç bir insan varsa, orada yolunacak bir kaz var demektir.

    Faiz sistemi bu yamyamlığın bir tercümesidir. Sıkıntıya düşen insana, tüketim uygarlığı yardım elini uzatacak yerde para satar ve onun sırtından yeni bir kazanç sağlar. Amaç, mümkün olduğu kadar çok kişiyi borç tuzağına düşürmek; alacağını tahsil ederken de mümkün olduğu kadar çok para toplamaktır. O yüzden, aldığınız bir krediyi vaktinden önce ödemeye kalkarsanız ceza yersiniz! Ödemeyi geciktirirseniz, bu defa da birkaç ay geçmeden borcunuz inanılmaz rakamlara yükselir.

    BÜTÜNÜYLE vermeye odaklanmış bir bakış açısı, semavî dinlerin terbiyesi altında kazanılabilecek çok yüksek bir mertebeyi ifade etmektedir ki, Kur’ân, Mü’minûn Sûresinde, kurtuluşa erenlerin özelliklerini sayarken buna bilhassa dikkat çekmiş ve “Onlar ancak zekât için çalışırlar” (23:4) tanımını getirmiştir.

    Burada, atlanmaması gereken bir vurgu vardır. İnsan bir yandan zekât verecek yeterliliğe yükselmek için teşvik edilirken, bir yandan da, çalışmasının asıl amacı olarak, ona, yığıp biriktirmek, yiyip şişmek, yutup büyümek değil, kazandıklarını başkalarının hizmetine sunmak gibi bir hedef gösterilmektedir. Bu, aynı zamanda, insan için asıl doyumun böyle bir hayat amacında bulunduğuna da bir işarettir.

    FAZLALIKLARI ATMAK, parazitleri ayıklamak, hız düşürmek, içten ve dıştan gelen seslere kulak vermek suretiyle yaşanacak bilinçli bir hayatın bize kazandıracağı zenginlikler, saydığımız başlıklar altına sığmayacak kadar geniş bir alanı kaplar.

    Aslında hayatın her an hepimize sunmakta olduğu zenginlikler saymakla bitecek gibi değildir; biz başka şeylerden dikkatimizi kurtararak telâşsız bir yaşama temposuna kavuşmak suretiyle, bu zenginlikleri fark etmeye başlarız.

    Ondan sonrası, artan bilgimizle ve sürekli temrinlerle alıcılarımızı güçlendirmek suretiyle, hayattan her günkü nasibimizi bir gün öncesine oranla daha ileriye götürebilmek, bir anlamda, her yeni güne âriflerin gözüyle bakarak “Bakalım, bugün hangi tecellîlerle karşılaşacağız?” şeklindeki bir heyecanı, her gündoğumuyla birlikte tekrar tekrar yaşamak demektir.

    Yeni bir güne, kuşlar kursaklarını, ârifler de gönüllerini doldurmak ümidiyle başlarlar.

    Gün, ikisini de doyurur.

    Ne dersiniz?

    Ümit Şimşek

    Sade Hayat Kitabı’ından

  • Kendinden Öte Bir Yol

    Kendinden Öte Bir Yol

    kendindenöte

    İNSANLAR temel özellikleriyle benzeşseler de, ayrıntılarda birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Simalar, mimikler birbirinden ne kadar farklı ise, bir diğerinden o kadar farklı bireyler yaşamaktadır yeryüzünde. Hiçbirimizin aynısı yeryüzüne gelmemiştir ve gelmeyecektir. Yaratılışlar farklı, algılayışlar ayrı, bakış açıları değişken, tecrübeler çeşitli, yetişilen ortamlar değişiktir. Bireylerdeki bu değişiklikler ve ortamlardaki bu değişkenlikler, insanları aynı meselelerde farklı duygulanımlara, farklı düşüncelere götürür.

    İçerisinde yaşadığımız evrende her şeyin gerçek bir anlam üzere var olması, yani var olan herşeyin ve aralarındaki ilişkinin hikmetli, anlamlı oluşu, farklılığı gerektirir. Yaratıcının eylemlerinde israfın olmayışı ise, bireylerin aynîliğini tümden reddeder. Eğer bireyler aynı özelliklerle yaratılmış olsalardı, bu durum tam anlamıyla israf olacaktı. Bir işletmede çalışan insanların tümünün aynı özelliklere sahip olduğunu düşünün, böyle bir işletmenin ayakta kalabilmesi mümkün olamayacak, işletmenin varlığı anlamsızlaşacaktır. Bir işletmeyi ayakta tutan şey, işletmede çalışan bireylerin farklılığı ve bu farklılık içerisindeki birliktelikleridir.

    İnsanın yaratılışındaki farklılıkların, ihtilafların rahmet olan bir çok yönü vardır. İnsanlar böylece Yaratıcının kainatı yaratma amacının gerçekleşmesine, bir meselenin her yönden doğru biçimde algılanmasına ve anlaşılmasına ciddi hizmetler ederler. Aynı meselede bir insan olayın rahmet yönüne muhatap olup secdeye giderken, bir başkası anlam yönünü seyredip derin tefekkürlere girer. Birinin Allah’a hamd ettigi, O’nun fiillerini, isimlerini, sıfatlarını övdüğü yerde, bir başkası tespih ederek O’nun isimlerinin ve sıfatlarının çirkinlikten uzak olduğunu ilan eder. Birinin bağışlanma dilediği yerde öbürü şükreder. Neticede ibadetlerdeki ve yönelişlerdeki nitelik değişkenlik gösterir. Zaten istenen de budur. Nitelikler ve haller aynı olsaydı, neticeler de bir diğerinin aynısı olacaktı. Bu da yaratılış açısından israf olacak, israf ise anlamsızlığı netice verecek, anlamsızlıklar ise herşeyi derin anlamlar üzere yaratan Allah’ın isimlerine ve sıfatlarına yakışmayacak, kainatta kendini gösteren derin anlamlara ters düşecekti. Bir başka ifadeyle aynı nitelikte birden fazla ferdin yaratılması ciddi anlamda israf olacaktı.

    İşte bu nedenle, aynı meselede ayrı fikirlere düşüldüğü, farklı kararlara gidildiği halde; Allah’ın fertleri yaratma gerçeğine hizmet noktasında buluştuğumuz için birbirimizi hoş görebilmemiz, farklılıkları aynîlik gibi kabul edebilmemiz gerekir. Bu hâl Ka’bede farklı yönlerden aynı noktaya doğru secde eden insanların hâli gibidir. Yazıyı okumayı bırakarak Ka’beyi hayalinize getirin. Kimi yan yana düşmüştür, kimi bir derece farklı durur, bazen de biri Ka’benin bir tarafında, diğeri öbür tarafında karşı karşıya düşülür. Fakat o ortamda Yaratıcıya ibadet etmedeki maksad ve mana biridir, açıların değişmesi bu manayı değiştirmeyecektir. Namazda farklı bölgelerde, mesela birimiz Berlin’de, birimiz İstanbul’da, bir diğerimiz Bağdat’da, Sydney’de, zaman öncesinde meleklerin Âdem’in önünde ettiği secdede, bir başkasının zamanın sonunda ‘Rabbî’ diyerek alnını yere koymasında mânâlar farklı değildir. Yerler farklı, zamanlar ihtilaflı, belki secdelerdeki nitelikler bile değişken olduğu halde, secdeden maksat birdir. Hangi yönden, hangi zamanda, hangi şart altında, kimden olursa olsun, yönelişteki hedef Allah olması şartıyla, ihtilafların tümü gelir bir tek noktada birleşir. İşte, gerçek birleşme de, birliktelik de budur.

    Bu durumdan farklı olarak aynı düşünceleri paylaşmanın bereketli sonuçları da vardır. Bir diğeriyle örtüşebilen farklı bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan birliktelikler, istenilen neticelere ulaşmada, bireysel yolculuklara oranla daha verimli, kolay ve bereketlidir. Farklılığın birlikteliğindeki verimliliğe ulaşabilmek için yaşanılması gereken duygu, yeri geldiğinde bireysel kararlarından ve çıkarlarından vazgeçebilmektir, yani feragattır. Feragatın en güzel örneklerinden biri memeli varlıklardaki yüksek yaşamın temeli olan yumurta ve spermatozoon hücreleri arasında yaşanır. Her iki hücre de, kendi yaşamlarındaki değerlerinden bir anlamda vazgeçerek, yüksek bir organizmanın temeli olan zigot hücresini oluştururlar. Anne karnında çoğalma sürecine giren ve vücudun temelini oluşturan bu iki hücreciğin birlikteliği hayatın devreye girmesi ile mertebe atlayacak, hatta çoğunlukla bir de ruh ikram edilerek “ruhsal hayat mertebesi” ile ödüllendirilecektir. Neticede, iki küçük hücreciğin yaşam mertebesi ile kıyaslanamayacak düzeyde gelişmiş, işitebilen, görebilen, konuşabilen, lezzetleri ayrıntılı olarak algılayabilen yüksek bir varlık meydana gelecektir.

    Toplumsal hayatı, nitelikli birliktelikleri değerlendirirken çoğunlukla konuşulan ama tarif edilemeyen ‘şahs-ı manevînin1’, hücrelerin birlikteliğinde kendini gösteren bu ‘ruhsal hayat’tan farkı yoktur. Atomların feragatli birlikteliğini, hücresel hayatın; hücrelerin kendilerini unuturcasına meydana getirdikleri birlikteliği ise, yüksek hayatın önsözü kılan Yaratıcı; bireyselliğin yukarıdan gelen yaptırımlarla incitilmediği, duygusal alışverişin, fikirsel alışveriş kadar yüksek düzeyde yaşandığı nitelikli birliktelikleri, toplulukların ‘ruhsal hayat mertebesi’ olan ‘şahs-ı manevî’ haline cevirerek ödüllendirecektir. Kendi değerlerinden erdemli idealler uğruna vazgeçemeyen fertler ise, en iyi ihtimalle hücresel yaşam boyutunda takılıp kalacaklardır.

    Bu tarz birlikteliğe en güzel örnek Resulü Ekrem’in yanında Ebu Bekir’in durumudur. Ebu Bekir’in Resulü Ekrem’e karşı o derin alçakgönüllüğü, tereddütsüz itaati kişiliksiz olduğu için değil; davaya şiddetli samimiyeti, Allah’a yüksek sadakati ve insanlara olan ciddî şefkatinden ileri gelmektedir. Gerçekte onun kişiliğinin gücü, kişiliksiz gibi görünmesine aldırış etmemesiyle sonuçlanmıştır. İradesindeki kuvvet, kendi benliğini aşmasına imkân sunmuş, böylece iradesiz gibi görünmüştür. Zaten Resûlüllah’ın vefatı sonrasında, herkesin Resûlüllah’ı yitirmekten gelen duygusallıkla şaşkınlık ve sarhoşluğa düştüğü bir andaki fevkalade şuurlu hareketleri, gerçeği tam olarak ortaya koyan ifadeleri, sabrı ve metaneti onun kişiliğinin ve iradesinin tam olduğunun kesin göstergesidir. Ebu Bekir’i zirveye taşıyan gerçek, kendine rağmen kendini aşabilmesinde gizlidir.

    Bu nedenlerle, gerek ideal eksenli, gerekse şefkat ve merhamet duygularının ateşlediği yüksek amaçlara yönelik olarak birliktelik mümkün olduğunda, toplumsal mertebeden aileye kadar, arkadaş ilişkilerine kadar, hangi basamakta olursa olsun ihtilaftan kaçınmak ve kendi şahsî haklarımızdan feragat etmek, Rabbimizin bizi yaratma gerçeğine kesinlikle daha derinden ve daha yüksekten hizmet edecektir. Yukarıdan gelen dayatmalarla değil, kendi isteğimizle kendi haklarımızdan vazgeçebilmek, amaç erdemli olmak kaydı ile zillet olmaktan çıkacak, feragat olacaktır. Feragat ise, yaşamsal sıçramalarla, mertebe atlamalarıyla sonuçlanacaktır.

    Toplumu oluşturan ilişkileri ruhsal hayat mertebesine taşıyabilecek tek yol alan feragat, insanın varouluşunun merkezinde yer alan ‘ihsan’ kavramıyla da yakından bağlantılıdır. ‘İhsan’, Cenabı Hakka karşı “görmediği Allah’a görürcesine kulluk etme” halinin ifadesidir. Meleklerin yüksek ibadetlerine karşılık, insanın meleklerin üzerine çıkabilmesi, sebeplerle perdelenmiş bir diyarda olduğu halde Rabbine perdesizce muhatap olabilmesinde gizlidir. İkrama ikramla, ihsana ihsanla karşılık vermek isteği ise, insan benliğinin en güçlü duygularından biridir. Benliğine, ikrama karşılık ihsan etme isteği yerleştirilmiş olan insan; varlığını oluşturan herşeyi yaratarak kendisine sunan Sahibine neyle karşılık verecektir?

    İnsanın ikram ve ihsan sahibi Rabbine, kendi varlığını, kendi benliğini sunmaktan başka karşılık verebileceği hiçbir şeyi yoktur. Yani kâinatın en ucunda en yüksek bir meyve olan insanın insaniyeti, kendisine bu ikramları yapan Zat’a karşı kendi benliğini ve varlığını sunmasıyla en yüksek derecesine ulaşır. İşte bu hal ‘ihsan’ halidir. Özetle insan, ‘ihsan’ ile kemalini bulur. İnsanın varoluşunun gerçeği bu halin içerisinde anlamına kavuşur. Feragat ise, Allah’a muhatap oluşların en güzeli olan ihsan halinin, insan-insan ilişkilerindeki yansımasından başka bir şey değildir. Öyle ise, feragat insanın varoluşunun gerçeğidir. Bireyselliği bir başka güç zoruyla elinden alınmamak şartı ile, bireysel haklarından kendi isteği ile feragat edebilmesi, toplumsal yaşamda varoluşunun hakkını verebileceği biricik haldir, yegane ihtimaldir…

    Farklılaşmış bireylerin oluşturduğu feragat eksenli birlikteliklerde kendini gösteren ruhsal mertebe. İşlerin kolaylıkla neticelere ulaşabildiği, bireylerin bir diğerini hissedebildiği, manevi vücût.

    [email protected]

  • O'ndan Daha Çok Kabul Eden Var mıdır Seni?

    O'ndan Daha Çok Kabul Eden Var mıdır Seni?

    lafzatullah

    İnsan gerçekten kabul edildiğinde, değişmek için daha çok çaba gösterir.
    Çevremizdekileri ve tüm sevdiklerimizi, farklı olduklarını bildiğimiz halde, yine de eskisi kadar sevebilsek keşke… Keşke, tam da bizim istediğimiz gibi olmadıkları halde, ilişkimizin daha da renklenebileceğini hissedebilsek. Ve bunun özgürlüğünü, rahatlığını yaşayabilsek.
    Keşke karşımızdakini asıl değiştirmenin yolunun, onu önce olduğu gibi kabul etmek olduğunu anlayabilsek, keşke kabul etmenin aslında onaylamak olmadığını görebilsek. (daha&helliip;)

  • Eşitlik Güzel mi?

    Eşitlik Güzel mi?

    eşitlik

    Eşitlik güzel midir?? konusunda bir anket yapsanız, umarım, çoğu kimse sorunuzu tuhaf karşılayacak, ?bunun da sözü mü olur?? diyecektir. Ama, meseleye dikkatle yaklaşsalar ibretle görürler ki, hemen bütün güzelliklerin kaynağında ?eşit olmamak? yatar. (daha&helliip;)

  • Hatalar Bizden Yanadır

    Hatalar Bizden Yanadır

    pişmanlık

    Hata, kusur, noksan, kötülük ve benzeri şeyleri aramaya sıra geldiğinde, asla uzaklara gitmemeliyiz. Sorgulamalarımız bu yanda, beri tarafta kalmalı. Soruları ve suçlamaları kendimize yöneltmeliyiz. Nefsimizin karnında, dünyanın dalgalı denizinde, zamanın zifirî karanlığında çaresizken,Yunus Âleyhisselâm’ın ardına düşmekten başka çaremiz yok. Bir Yunus istiğfarı ile, başkalarını değil yalnız kendimizi ‘zalimlerden olmuş’ bilmeliyiz. Yusuf’un (as) çile kuyusuna insek de, zindanına düşsek de, “nefsim muhakkak kötülüğü ister; Rabbim merhamet ederse başka” demekten ötesi yok. Diğerlerinden önce kendimizi musibeti hazırlayan cinayette pay sahibi görmeliyiz. ‘Onlar’dan önce, ‘bizim’ tarafta cinayetin izlerini sürmeliyiz. Diğerlerinin cinayetlerini kendilerine bırakmalı ve biz kendimizi de hatalı bilmeliyiz. Kendimizde, kendi tarafımızda düzeltilecek şeyler bulmalıyız. (daha&helliip;)

  • Gaye-i Hayal Olmazsa?

    Gaye-i Hayal Olmazsa?

    hayalalemi

    Bediüzzaman Said Nursi “Bir gaye-i hayal olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenasi edilse; elbette zihinler enelere dönerler. Etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bazen sinirleniyor. Delinmez, ta “nahnü” olsun.

    Enesini sevenler, başkaları sevmezler (Sözler, 708. sayfa) buyurur. Hem yine aynı mealde olarak “Gaye-i hayal olmazsa, veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” (Mektubat, 472. sayfa) Bu vecizeleri açacak olursak içinde insanın terakki ve tekâmülüne yönelik büyük hakikatlerin gizli olduğunu görürüz.
    Cenab-ı Hakk’ın diğer mahluklardan farklı olarak insana verdiği en büyük nimetlerden birisi de hayaldir. İnsanın bu hayattaki gayesi ne ise insan ona göre derece alır.

    İnsanın bu kısa dünya hayatının gayesi, bu fani ile bakiyi kazanmak, Üstadın ifadesiyle “Fanide bakiye yol bulmaktır.”
    Hayal ancak sonsuzlukla, ebediyetle tatmin olur. Satın aldığı her şeyin önce ömrünü, dayanma gücünü merak edip soran insan, kendisinin fani olduğunu bildiği halde, bu dünya hayatından nasıl zevk alabilir? Dünya onu nasıl tatmin edebilir?

    İşte, hayalin gayesi olan o ebedî saadet yoluna girmeyen, onu unutan (nisyan) yahut bildiği halde dünya zevklerinin hatırı için onu unutur görünen, unutmuş gibi davranan (tenasi) bir insanın aklı ve fikri, sadece kendi enesini yani kendi nefsini düşünür, onun menfaatini gözetir, onun tatminine çabalar, onun zevkini esas alır.

    Bu hale düşen bir insan, gaye-i hayalden yüz çevirerek enesine yönelir, adeta onun etrafında tavaf eder; ona bir kutsiyet vermek gibi çok aşağı ve zararlı bir yola girer.

    İnsanın her aza ve duygunun ibadeti vardır. Her aza ve duygunun ibadeti yaratılış amacına uygun amel etmektir. Hayalin ibadeti tefekkür, aklın ibadeti her şeyin hakikatini anlayıp idrak etmeye çalışarak ALLAH’ın varlığına iman etmek, azaların ibadeti ALLAH’ın emrine uygun hareket etmektir.

    Hayal de akıldan sonra insanın en değerli duygusudur. Hayali güzel bir şekilde kullanan bir insan hayal ettiği kadar manen yükselir ve buna göre büyük ibadet ve sevaba kavuşur. Bediüzzaman hazretleri hayali çok güzel bir şekilde kullanmanın yollarını göstermiştir. Namazda “İyyake na’büdü ve iyyake nestaîn” derken hayalen bütün dünyayı nazara alarak bütün mü’minlerin kabeye yönelerek ibadet ettiklerini dikkate almak gerektiğini ifade eder. Daha ileriye giderek bütün mahlûkatın “Sana ibadet eder ve senden yardım isteriz” diyerek ALLAH’a yöneldiklerini hayal eder. Hayalen “Ceziretü’l-Araba” gider ve peygamberimizi vazife başında ziyaret eder.

    Yine hayalin fevkalade inkişafına dair Said Nursi’nin şu ifadesi “Hayalin fevkalâde inbisatından ve mahiyet-i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı, o gecede bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediyeyi (ASM) hayalen müşahede ettim.” (Lem’alar) Marifetullah mertebelerinde seyahat eden üstadımız “akıl ve hayal” ile beraber seyahat etmektedir. Hayalin, eğer ALLAH yolunda sarfedilirse büyük bir nimet olduğu bahsedilmektedir.

    Tesbihatta hayalen tefekkür eder. Hayalin ibadeti tefekkürdür. Peygamberimiz (asv) “Tefekkür gibi ibadet yoktur.” “Bir saat tefekkür bir sene ibadetten hayırlıdır.” Buyurmuştur.

    Hz. Ali (RA) “Tefekkür edilmeden okunan Kur’anda hayır yoktur” derken İslam bilginleri de “Tefekkür beş nevidir: ALLAH’ın ayetlerini tefekkür etmek. Cenneti tefekkür etmek. Cehennemi tefekkür etmek. Ölümü tefekkür etmek ve günahlarını tefekkür etmek” demişlerdir. ALLAH’ın ayetlerini tefekkür etmek imanın artmasına, cenneti tefekkür onan rağbete ve ibadete yönlendirmeye, cehennemi tefekkür günahlardan kaçmaya, ölümü tefekkür ona hazırlanmaya, günahlarını düşünmek ise insanı tövbe etmeye sevk eder” demişlerdir.

    Hayatta başarılı olabilmek için de hayalimizi çalıştırmalıyız. Sıkıntılarımızı gidermek ve işlerimizi geliştirmek için de hayalimiz mükemmel bir kaynaktır. Bunun içindir ki bir kısım düşünürler “İnsan hayal ettiği kadar vardır” derler. İnsan hayal ettiği kadar büyüktür. Hayali büyük olanın hedefi ve gayeleri de büyüktür. Bu hedefine ulaşmak için çalışan bir insan dünyanın basit ve süflî işleri ile uğraşmaz.

    Hayal duygusunu bize veren ALLAH elbette bunu büyük gayelere müteveccih etmemiz için vermiştir. Bunların başında da hayatta insanın ulaşmak istediği hayalî bir hedef koyması ve bu hedefe insanı ulaştırmak için akıl, kalp ve duyguları, bedeni ve azaları çalıştırmasıdır. Yüce ALLAH hayal duygusunu insana vermesinin en önemli hikmeti insanın yüce gayeleri hayal ederek bu gayelere ve hedeflere yönelmesini istemesi hikmetindendir. İnsan gerek kendi şahsî hayatına ve gerekse sosyal hayatta çok büyük şeyleri gâye-i hayal edinmelidir. Hayali olmayanın hedefi, hedefi olmayanın da gayreti olmaz. Küçük hedeflere bağlı olan ve bunu gerçekleştirmek için çalışan insan küçük insan, büyük hedefleri olan ve bunları gerçekleştirmek için çalışan insan da büyük insandır. İnsan gâye-i hayali, yani amacı kadar büyüktür. Bu hedefine ulaşıp ulaşamaması ayrı bir husustur. Bu şartlara bağlıdır; ama hedefin büyüklüğü insanın ruhen büyüklüğünü, aklen ve kalben yüceliğini gösterir.

    Yüce ALLAH ahirette mükafatını insanın hayal etmesine göre verir. Böyle olmasa idi cenneti ve ebedi saadeti kazanması mümkün olmazdı. Nitekim Bediüzzaman insanın ALLAH’a karşı olan ibadet ve zikrinde “kâmil bir iman, küllî bir niyet ve kâinatı içine alan muhabbet, tefekkür ve hayali ile had ve hesaba gelmez sayıda keyfiyette külli bir ibadete mazhar olacağını” ifade eder.
    Hayali aklın ve dininin emrine verirseniz insana çok geniş bir ufuk ve ibadet sahası açarken nefs-i emarenin hizmetine verirseniz süflî arzu ve isteklerin oyuncağı olur. Yüce gaye ve hedeflere yönelmiş bir insan basit amaçlar ve gereksiz basit işler ve su-i ahlak dediğimiz çirkin ve kötü huylar peşinde koşmaz. Bunlar malayanı ve gereksiz görür. Peygamberimiz (asv) bize “Mâlâyaniyi ve gereksiz işleri terk etmek müslümanın güzelliklerindendir” buyurarak böyle mü’minleri övmüştür.

    Batılılar “Yıldızları hedeflemelisiniz ki yüksek bir tepeye çıkabilesiniz” derler. Bu söz insanın hedefini büyütmesinin mutlaka kendisine faydası olduğunu ifade etmektedir.

    Gaye ve amacı olmayan ve yüksek amaçlar ve hedefler peşinde koşmayan bir insan bencilleşir. Artık enaniyeti kalınlaşmaya ve vicdanı daralmaya ve hodgamlığa götürür. Sadece cismâni ve bedensel zevkler peşinde koşan ve amacı bunu gerçekleştirmek olan bir insan aklı, ruhu ve bütün hissiyatı ile bu basit amaçlarını gerçekleştirmek için çalışacaktır. Bu durumda onda kendini düşünme, kendi geleceğinden endişe etme, kendi menfaatini takip etme gibi basit duygular gelişecek ve bunun için başkalarına zarar vermeye, düşmanlığa, hasede, gıybet ve dedikoduya başlayacaktır. Duyguları da buna göre basitleşecek ve gaye-i hayali olmadığı için de bütün zihniyeti ile bencilliğe yönelecektir. Her şey kendine ve kendi menfaatine alet etmeye ve çevresine zarar vermeye başlayacaktır. İste “ezhanın enelere dönmesi” bu suretle gerçekleşmiş olacaktır.

    Yüce ALLAH Kur’ân-ı Kerimde “Kim ALLAH’ın zikrinden gafil olursa biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onun sadık dostu olur ve onu doğru yoldan saptırır; o ise kendisini doğru yolda sanır” (Zuhruf, 36-37) ayeti ile bu durumu bizlere açıklamıştır. ALLAH’ı unutan ve ALLAH’ın zikrinden gafil olanlara ALLAH yüce gaye ve amaçlarını unutturur. O zaman o da basit gaye ve amaçlar uğruna kendisini helak eder. Bu hususu da yüce ALLAH “ALLAH’ı unutan ve bu sebeple de ALLAH’ın kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Haşr, 19) ayeti ile bize ihtar eder.

    ALLAH’ın kendisini ve duygularını yaratılış amacını unutan ve bu duyguları yaratılış amacına göre değil de kendi basit nefsani arzu ve isteklerine yönlendirenlerin halini yüce ALLAH “ALLAH’ı unuttukları için ALLAH da onlara kendilerini, yani kendi amaçlarını unutturdu” ayeti ile ifade etmektedir. İşte bu duruma da “Tenâsî” yani unutturmak denilmektedir. Bu durum insanın hislerine mağlup olması ve nefsanî arzu ve isteklerine teslim olması demektir.

    Evet, “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan ve tenâsi edilse, ezhan enelere dönerek etrafında gezerler.” (daha&helliip;)

  • Yusuf’un Duası: Rabbim Bana İstememeyi İsteyebilmeyi Nasib Et !

    Yusuf’un Duası: Rabbim Bana İstememeyi İsteyebilmeyi Nasib Et !

    yusuf ile züleyhaZüleyha, gecesinin güzelliğini sererken Yusuf’un gözlerinin önüne, Yusuf da insandı. istek, insanın zaafıydı. Ama: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

    Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde Yusuf bu duasındaydı. Ve Yusuf biraz da bu dua ile, bu duayı edebilmiş olma yürekliliğiyle peygamberdi: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

    Değil mi ki ilk bakışta Züleyha Yusuf’a ötelerden gelen bir ses, bir cennet çiçeği gibi, susuzluğunun farkında bile olmayan çöl toprağına inen bir yağmur defteri.

    Züleyha sılaya davet, ilk bakışta.

    Çünkü nefis sonsuzluğu vaad ederek yanıltıyor,

    Şeytan; hayrı hayr, şerri şer göremeyeni, eşyanın hakikatine inemeyeni,

    ilk bakışta mavera

    ile kandırıyor.

    Vaad: Ezel sevinci, ebed muştusu,

    vera, ilk bakışta.

    Züleyha: Ezel, ebed, mavera, ilk bakışta.

    Yasak bahçe, memnu meyve, zehirli sarmaşık aşeka: Züleyha son bakışta.

    Üstelik Züleyha isteyici

    Üstelik “Rabbinden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti”.

    Yusuf’un içinde işaretin gerçekleştirici gücü, Yusuf içinde istememeyi isteyebileceği işareti gördü.

    Yüzünü gök katlarına çevirdi de, Rabbim, dedi, kuyunun karanlığında beni yalnız bırakmayan,

    karanlığın ve derinliğin korkusunu bir anda aydınlığa, ümitsizliğimi bir anda muştuya çeviren o zaman,

    hâlâ koruman altında değil miyim,

    suç mu yazdın yoksa alnımdaki yazıya?

    Bütün insanlarla birlikte benim de içimde taşıdığım, gizli ya da aşikar olan o meyil,

    şimdi daha derin bir kuyuda değil miyim,

    ki insan değil miyim?

    Sen tutmazsan elimden şüphesiz meyledenlerden olurum.

    Düştüğüm kuyudan daha derin ve karanlık bir kuyu değil mi güzeller güzeli Züleyha? Tut elimden yoksa boş yere mi göründü o rüya bana?

    Rabbim, dedi, Yusuf, sen bana, kendi isteğimin dışında şu iklimde ve şu odada bulunduğum şu anda, Züleyha’yı istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Katından bir esirgeme ver. Değil mi ki isteğe yaklaşınca, istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim, senden gelen yasaklar “yapma” ile değil “yaklaşma” emri ile başlar. Yaklaşırsam eğer şu içimdeki doğal olan akışla Züleyha’nın ırmağına, yaklaştıktan sonra “yapmam” diyemem. Üstelik yaklaşırsam eğer yapmamayı da artık dua edemem. Daha kolay olan “yapma” değil “yaklaşma”.

    Öyleyse aslolan: “Yaklaşma”. Öyleyse Rabbim, insan yaratılmışlığımın sorumluluğuyla en fazla baş başa kaldığım şu anda, şu odada, sen bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Beni, insan yaratılmışlığımın en doğal akışını kendine ait olmayandan sakındıracak güçle insan et.

    Rabbim, diye, devam etti Yusuf duasına. istemeyi istemek kadar, istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma, nefsimin altından kalkamam. Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman’ı aşamam. Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür.

    Böyle dua edince Yusuf, ona Rabbinden bir işaret geldi. Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde. Masun ve masum olan Yusuf bu duayı etmiş olabilme yürekliliğiyle peygamberdi. Ve o iffet demekti.

    Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 107 – 109

    Züleyha, gecesinin güzelliğini sererken Yusuf’un gözlerinin önüne, Yusuf da insandı. istek, insanın zaafıydı. Ama: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

    Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde Yusuf bu duasındaydı. Ve Yusuf biraz da bu dua ile, bu duayı edebilmiş olma yürekliliğiyle peygamberdi: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

    Değil mi ki ilk bakışta Züleyha Yusuf’a ötelerden gelen bir ses, bir cennet çiçeği gibi, susuzluğunun farkında bile olmayan çöl toprağına inen bir yağmur defteri.

    Züleyha sılaya davet, ilk bakışta.

    Çünkü nefis sonsuzluğu vaad ederek yanıltıyor,

    Şeytan; hayrı hayr, şerri şer göremeyeni, eşyanın hakikatine inemeyeni,

    ilk bakışta mavera

    ile kandırıyor.

    Vaad: Ezel sevinci, ebed muştusu,

    vera, ilk bakışta.

    Züleyha: Ezel, ebed, mavera, ilk bakışta.

    Yasak bahçe, memnu meyve, zehirli sarmaşık aşeka: Züleyha son bakışta.

    Üstelik Züleyha isteyici

    Üstelik “Rabbinden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti”.

    Yusuf’un içinde işaretin gerçekleştirici gücü, Yusuf içinde istememeyi isteyebileceği işareti gördü.

    Yüzünü gök katlarına çevirdi de, Rabbim, dedi, kuyunun karanlığında beni yalnız bırakmayan,

    karanlığın ve derinliğin korkusunu bir anda aydınlığa, ümitsizliğimi bir anda muştuya çeviren o zaman,

    hâlâ koruman altında değil miyim,

    suç mu yazdın yoksa alnımdaki yazıya?

    Bütün insanlarla birlikte benim de içimde taşıdığım, gizli ya da aşikar olan o meyil,

    şimdi daha derin bir kuyuda değil miyim,

    ki insan değil miyim?

    Sen tutmazsan elimden şüphesiz meyledenlerden olurum.

    Düştüğüm kuyudan daha derin ve karanlık bir kuyu değil mi güzeller güzeli Züleyha? Tut elimden yoksa boş yere mi göründü o rüya bana?

    Rabbim, dedi, Yusuf, sen bana, kendi isteğimin dışında şu iklimde ve şu odada bulunduğum şu anda, Züleyha’yı istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Katından bir esirgeme ver. Değil mi ki isteğe yaklaşınca, istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim, senden gelen yasaklar “yapma” ile değil “yaklaşma” emri ile başlar. Yaklaşırsam eğer şu içimdeki doğal olan akışla Züleyha’nın ırmağına, yaklaştıktan sonra “yapmam” diyemem. Üstelik yaklaşırsam eğer yapmamayı da artık dua edemem. Daha kolay olan “yapma” değil “yaklaşma”.

    Öyleyse aslolan: “Yaklaşma”. Öyleyse Rabbim, insan yaratılmışlığımın sorumluluğuyla en fazla baş başa kaldığım şu anda, şu odada, sen bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Beni, insan yaratılmışlığımın en doğal akışını kendine ait olmayandan sakındıracak güçle insan et.

    Rabbim, diye, devam etti Yusuf duasına. istemeyi istemek kadar, istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma, nefsimin altından kalkamam. Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman’ı aşamam. Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür.

    Böyle dua edince Yusuf, ona Rabbinden bir işaret geldi. Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde. Masun ve masum olan Yusuf bu duayı etmiş olabilme yürekliliğiyle peygamberdi. Ve o iffet demekti.

    Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 107 – 109