Wing Tsun savunma sanatı yaklaşık 300 yıl kadar önce Çin’de bir Shaolin manastırında savunma sanatlarında zamanının büyük ustalarından biri olan Ng Mui adlı bir rahibe tarafından o zamanki dövüş sanatlarının zayıf yönlerini kullanarak geliştirilmiş bir sistemdir.
Ng Mui bir kadın olduğu için güçlü rakiplerine karşı direnç göstermeden, rakibinin gücünden istifade etmeyi kendisine prerısip edinmiş ve zayıfın güçlüye karşı şansı olarak tanımlanan yeni bir savunma sanatının temellerini atmıştır. Böylece kendisinden daha güçlü rakiplere karşı refleksferle hareket eden ve rakibi ile bütünleşerek rakibinin gücü ile onu etkisiz hale getirmeyi sağlayan pratik bir savunma sanatı geliştirilmiş oldu.
Karate sporunun olgunlaşarak daha sistematik bir hale getirifmesi ve Wing Tsun savunma sanatının olgunlaşması birbirine yakın tarihlerde olmuştur.
Çin’in Mançurya tarafından işgale uğradığı yıllarda (1662-1722) Mançurya sınırına yakın ve işgal altındaki Honan şehrindeki Mt. Sung isimli bir Siu Lam (Şaolin) manastırında savunma sanatları çok güç kazanmış, bu durum Mançu hükümetini endişeye sevk etmiş ve bu manastıra bir ordu gönderilmiştir. Bu dönemde Çin Mançurya tarafından işgal altında ve Çin’i Mançu hükümeti yönetiyordu. Ancak Mançu ordusu bu manastıra girmeyi başaramamıştır. Fakat; bunun üzerine bir plan hazırlanarak Chan Man Wai adında Mançurya hükümetine iyi görünmek isteyen bir adamlarını görevlendirerek bir kısım diğer elemanları da ihanet etmeye ikna ettiler ve ikinci kez manastır kuşatılınca içeriden yürütülen entrika sonucunda hainler manastırı ateşe vermiş ve bu sayede Mançu askerleri savaşı kazanmışlardır. (daha&helliip;)
Picoğlu Osman “Osman Gökçe” Kimdir? Asıl adı Osman Gökçe olan Picoğlu Osman, 1901 (H. 1316) yılında Görele’nin Daylı köyünde doğdu. Babasının adı Gökçeoğulları (yöresel tabirle Göcular)’dan İsmail, annesininki ise Cındıkoğulları’ndan Esma’dır.
Osman, 1905 yılında önce annesi Esma hanımı (vebadan), daha sonra da 19l2 yılında babasını (veremden) kaybetti. Yani, 4 yaşında öksüz, 11 yaşında da yetim kaldı. Picoğlu’nun yetim kaldıktan sonraki çocukluğu konusunda çelişkili görüşler ileri sürülmüştür. Picoğlu, ilk evliliğini İdrisgiller’den İsmail’in kızı Hava Hanımla yaptı. Bu evlilikten beş (ikisi erkek,üçü kız) çocuğu olmuştur. Hava Hanım (d. 1899), yakalandığı tüberkülozdan kurtulamayarak, henüz 33 yaşında iken 1932 yılında hayata veda etmiştir. Picoğlu Osman, ikinci evliliğini de, dede tarafından akrabası olan Gülsüm Hanımla yapmış olup, ondan çocuğu olmamıştır. Gülsüm Hanım aynı zamanda kemençe sanatçısı M. Sırrı Öztürk’ün de halasıdır.Dolayısıyli Picoğlu’nun yeğeni olan, bu yüzden de ilk derslerini O’ndan alan, Picoğlu Osman ekolünün bugünkü tek temsilcisi M. Sırrı Öztürk (2), Picoğlu’nun zamanın en büyük kemençe üstadı Karaman Halil Ağa (Kodalak)’ın yanında iki yıl kadar keçi çobanlığı yaptığını, bu sayede de kemençe çalmasını öğrendiğini söylemektedir. (daha&helliip;)
Evimizin önünden dere akar denize Yaşlansaydık sevdiğim senin ile diz dize Kara yemiş dalının açtı beyaz çiçeği Bu sevdadan fayda yok geçirmişiz zamanı
Yüce dağ değildim duman sardı başımı Sevdiğim beni anla ah benim de sevdiğimi Kayık gelir uzaktan dalgalara karışmış Daha kavuşamadan mevlam ayrılık yazmış
Çalma kemençem dertli zaten yüreğim yara Böyle ayrılık olmaz hepmi bahtım kara Yalısına vardır küçük bir liman Gelmeyelim göz göze ağlarım dayanamam
Yüce dağ değildim duman sardı başımı Sevdiğim beni anla ah benim de sevdiğimi Kayık gelir uzaktan dalgalara karışmış Daha kavuşamadan mevlam ayrılık yazmış
Ebu Sa’idi’l-Hudri r.a. anlatıyor: “Bir adam Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’a gelerek: “Kardeşim ishal oldu (ne yapayım?)” diye sordu. Aleyhissalatu vesselam: “Ona bal (şerbeti) içir!” ferman buyurdu.
Adam içirdi. Bilahare aynı şahıs tekrar gelip: “Ben bal (şerbeti) içirdim. Ancak, bu onun ishalini artırmadan başka bir şeye yaramadı” dedi. (Adam bu gidip gelmeleri) üç kere tekrar etti. Sonunda Aleyhissalatu vesselam: “Allah doğru söyledi. Kardeşinin karnı yalan söyledi (hata etti)” buyurdu. Sonra bir kere daha içirdi. Bu sefer kardeşi iyileşti.”
Ebu Hüreyre r.a. anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ölüm dışında hiçbir hastalık yoktur ki çörek otunda onun için bir deva bulunmasın.”
Mübalağa veya mazeret döktürme de birer yalan mıdır?
Cevap: Örtülü ve kapalı olarak söylenen “zımnî yalan” diyebileceğimiz sözler vardır ki, bir mü’min onlardan kaçınmalı ve lisanını hep nezih tutmalıdır. En yaygınları mübalağa, mazeret döktürme ve târiz olan bu örtülü yalanlar da sıdka kilitlenmiş bir insan için büyük mahzurlar taşımaktadır.
Mübâlağa; bir şeyi ifade ederken olduğundan çok fazla (ya da bazen çok noksan) göstermek, bir şeyin etkisini artırmak için onu abartarak anlatmak demektir. Mesela; bazen başkalarının kuvve-i maneviyelerini takviye etmek bazen de yapılan işi büyük göstermek için yüz kişinin katıldığı bir programa “yüzlerce” insanın katıldığını söylemek, bin kişilik bir salona “binlerce” insan doldurmak (!), hatta o program hakkında görüş beyan eden birisinin “güzeldi” demesini “çok müthişti, muhteşemdi” şekline büründürerek nakletmek; daha bir köye bile tesir edemeden kendi mefkûresi adına kasabalar, şehirler fethedilmiş gibi anlatmak türünden bütün mübâlağalar birer zımnî yalan sayılırlar. Bunlar muhatabın gönlünde müsbet tesir hasıl etmeyeceği gibi gayretullaha da dokunabilir ve yapılan işin bereketini bütün bütün alır götürür. Dahası, o türlü mübâlağalar, yapılan iş hakkında takdir hislerini coşturmak bir yana, tereddüt ve şüpheler hasıl eder ve hassas gönüllerde kötü izler bırakır. Nitekim, Nur İnsan bu konuda da bizi uyarmış ve şöyle demiştir: “Hangi şeyi vasfetsen, olduğu gibi vasfet. Medhin mübâlağası zemm-i zımnîdir.”
Diğer bir örtülü yalanın adı olan “mazeret döktürme” tabiri, bir kusur, kabahat ya da suç için mücbir sebepler ileri sürmeyi ve onun hoş görülmesi maksadıyla bahaneler sayıp dökmeyi ifade etmektedir. Kanaatimce, suç sayılacak bir şey yapmak, bir kabahat işlemek ya da günaha girmek kötüdür, çirkindir. Fakat, o suça veya günaha mazeret bulma istikametinde beyanda bulunmak daha kötü ve daha çirkindir. Bir hatanın hoşgörülmesi ya da bir suçun affedilmesi için “şöyle olmuştu, böyle olmuştu” diyerek mazeretler ileri sürme vebali katlama demektir. İşte, o türlü bahanelerin arkasına sığınanlar kendilerini paka çıkarma kasdıyla ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Belki, sarfettikleri kelimelerin doğru olmasına dikkat ederler; fakat, karşı tarafı kendilerinin masum olduğuna inandırmaya çalıştıkları için söz ve hallerinin vâkıaya tam mutabık olmasını sağlayamazlar; mazeret ve bahanelerini muhataplarını kandırmaya mâtuf birer kuru laf olmaktan kurtaramazlar. Dolasıyla, yalana düşmüş ve kalbî hayatlarını yaralamış olurlar. Aslında, öyle bir durumda en doğru davranış, nefsi tezkiye etmeye çalışmadan ve mazeretler arkasına saklanmadan “Allah affetsin, siz de bağışlayın. Hevâ ve nefse uydum, cürüm işledim; zaten benden de ancak bu beklenirdi” diyebilmek ve hemen af dilenmeye koşmaktır.
“Târiz” ise; kapalı bir biçimde, dolaylı olarak söz söyleme, konuşurken muğlak bir ifade kullanarak muhatabın bir meseleyi olduğundan farklı anlamasını sağlama ve açık olmayan bir beyanla asıl maksadı gizleme manalarına gelmektedir. (Edebiyattaki târiz sanatı bundan başkadır.) Diğer bir ifadeyle, târiz, bir sözün görünürdeki anlamından farklı bir mana kastedilerek kullanılması şeklindeki mecazlı anlatımdır. Selef-i salihîn, bunu da zımnî yalan kategorisinde ele almış ve insanın dini, hayatı, aklı, nesli, vatanı, ırz ve namusu söz konusu olmadan târize de asla başvurulmaması gerektiğini belirtmişlerdir. (Fethullah Gülen, Ölümsüzlük İksiri)
Bugün 25 Haziran 2011 günlerden de Cumartesi, tıpkı o günkü gibi; o kara gün gibi yine bir Cumartesi. Sen gideli tam altı sene geçmiş; altı koca sene, ama daha dün gibi geliyor. Sanki hiç gitmemişsin, sanki yarın konserin var bizde gelme planları yapıyoruz gibi, anlayacağın daha dün gibi.
Hiç sorma o kara günü. Gökyüzünün hep ağladığı o şehrin, o şehirlerin insanları sanki gökyüzünü kıskanmış taklit ediyordu o gün; sel olmuştu gözyaşları. Gittiğini söylediklerinde adeta kor düştü yüreklere yaktı içimizi, hüzün kapladı her yanı. Çok erken oldu bu ayrılık derler ya, işte tam da öyle; erken bıraktın bizi. Hep bir ümit vardı içimizde, bunu yakıştıramıyorduk belki sana ama…
Trabzon Dernekleri Federasyonu olarak; 2003 yılında başlatmış olduğumuz Çernobil faciasının Karadeniz bölgesindeki etkilerini araştırma Çalışmalarımıza bizzat katılarak katkı sağlayan, Karadeniz’ in seçkin Sanatçısı ve Trabzonspor sevdalısı rahmetli Kazım Koyuncuyu vefatının 6. yıl dönümünde Saygıyla ve Rahmetle anıyoruz.
Mekân-ı cennet olsun.
TDF Yönetim Kurulu Adına TDF Genel Başkanı Nurettin TURAN