Etiket: zafer dergisi

  • Kanaatkâr nedir, Kanaatkarlık ne demektir?

    Kanaatkâr nedir, Kanaatkarlık ne demektir?

    Müslümanların ve Hristiyanların ortak bir hatasını, idraksizliğini Said-i Nursî düzeltiyor ve aynen diyor ki: “Sebepler dünyasında sebeplere başvurmamak tembellik, sebeplere başvurduktan sonra sonucu kabul etmek tevekkül, bütün sebeplere başvurduktan sonra kısmetine düşeni benimsemek ise kanaattir.”

    Kanaatkârlığın insan hayatında çok önemli olduğunu bir de bütün filozof ve düşünürlerin bu konuya kafa yormuş ve insanlara rehberlik etmiş olmasından anlıyoruz.

    Sokrat: Sahip olduğu ile kanaat etmeyen, sahip olmak istediğini ile de kanaat etmez. (daha&helliip;)

  • Cennet'te Dört Mevsim

    Cennet'te Dört Mevsim

    cennet

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Omuzlarım, kaybedilmiş yılların ağırlığıyla çökmüş…

    Hayallerim yorgun…Soru işaretlerinin çengellerine asılmış beynimden şüpheler damlamakta…Sevgilerim yarım…

    En kuytu köşelere gizlenmiş,aransa da bulunamaz geçmiş…Hatıralar, azabın ayak sesleri…

    Gelecek, korkunun soğuk duvarlarına prangalanmış…‘’Belki de gelmeyecek!’’Ölümün kesin soluğudur saatler…

    Bedenim ayakta,ruhum yıkılmış..

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, delirtici fırtınalarla çalkalanan bir okyanus… Ki göğü kapkara bulutlarla kaplı…

    ‘’Güneş nerede?..’’

    Yıllarca sorduğum soru, geceler boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’Güneş nerede,ben neredeyim?..’’

    Kaç kapı yumrukladım,kaç adım harcadım çıkmaz sokaklarda!… Kaç nefes tükettim,kaç kez tükendim!..

    Kaç defa döndüm çılgınlığın yıkıcı hududundan,kimin kollarında!… Kimlerle haykırdım tedirgin ve gayesiz…

    Nice zevklerin zehrini yudumladım, çare diye…

    ‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?..’’

    Ve bir dönüm noktasında verdim hükmümü:’’Yaşam,bir arayış melodramıdır!…’’

    Aramadan yaşanmaz,bulamamak sonu olur her şeyin!…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    İçimde taşıyamayacağım kadar büyümüş bir boşluk…Tanıyamayacağım kadar değişmiş bir yeryüzü, dışımda…

    Dağlar bakışsız,sahralar kızgın!… Kuşlar konuşmasız denizler bezgin!…

    Tohumdan başka şeylerde yutuyor toprak!…

    Her yön gökyüzünce kuşatılmış… Ölümün işgaline uğramış hayatları insanların…

    İnsanlar, ölüme mahkum!…

    Ölüme mahkumum!…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, seraplara bile hasret kum yangını bir çöl… Ki ne bir rüzgâr eser, ne bir damla düşer…

    ‘’Yağmur nerede?…’’

    Seneler eskiten soru, gündüzler boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’Yağmur nerede ben neredeyim?…’’

    Kaç kibrit ışığına koştum,şimşek diye!…

    ‘’Gökgürültüsüdür’’diyerek kaç kısık ses kolladım…

    Kaç defa bulutlandı gözlerim, bomboş gökyüzüne bakarken…

    Nice kristal hayal kırdım kupkuru çeşmelerde!…

    Kendimi kumlara gömmekte aradım çareyi…

    ‘’ Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Dudaklarımda bir yıldız ıssızlığı… Yürüdüğüm yolların tozu üzerimde… Ve durmadan, kat kat artan bir heyecanla kıpırtılı…

    Başımda,bir dünya dönüşü sarhoşluğu…Yitirdiğim fırsatların pişmanlığı,kalbimde..Ve durmadan,kat kat artan bir hasretle sarsıntılı…

    Bedenim genç, ruhum yaşlı…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, bilmediği bir beldenin tutkunu… Ki döneceği bir yurdu yoktur zaten…

    ‘’ O ülke nerede?…’’

    Yıllardır yıldıran soru, ömür boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’ O ülke nerede,ben neredeyim?…’’

    Kaç diyar dolaştım,’’ burasıdır’’ümidiyle…Kaç şehirden çıktım kolum kanadım kırık!..

    Kaç kentten kovuldum!..

    Nice mamureler yaktım kızgınlığımla!

    ‘’ O ülke yok’’:Kendimi kandırmakta aradım çareyi…

    ‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Fakat sormayın nasıl vardığımı!…Çünkü bilmiyorum…Bildiğim sadece yürüdüğümdür…

    Ben şimdi o ülkenin kapısı önündeyim!…

    O ülkenin her mevsimi bahardır!…Her bahar bir cennet hayatıdır,yaşanır…

    Bütün mevsim çiçekler açar, Kuşlar öter her dem…

    Güneş batmaz,nehirler kurumaz o beldede…Yapraklarsa sararmaz!..

    Ruh ölmez o ülkede!…

    Dört mevsim,cennettir!…

    O ülke ki kapısı ‘’ Fatiha’’dır…

    O ülke ki Kur’an’dır!…

    Sedat Turan

    Zafer Dergisi 1991 Ağustos

  • Terziliğe Övgü

    Terziliğe Övgü

    terzi

    Şairin aksine, rasyoneldir terzi. Ölçer. “Ben bu adamın ölçüsünü almıştım zaten!” demez, bir daha,bir daha ölçer. Aşık terzi Ali Osman Çoban, terzinin akılcılığını mistik bir temele oturtuyor: “Her müşteri Allah’ın ayrı birtecellisidir. ‘Bana özel davran’ diyor, çünkü özel yaratılmış.Her insan sözüyle, davranışıyla kendini gösteriyor. Konuşurken, kişi hakikatten ne kadar haberdar, bu meydana çıkıyor.”Terzilik insan fıtratına en çok uyan, insanı tamamlayan meslektir. Bütün canlılar giysileriyle doğar. Çıplak doğan, yalnızca insan. İşlediği suça karşı, elbisesi cennette rehin kalmış! Terzi Çoban doğru söylüyor: “İdris’in çırakları olmasaydı, Adem’in çocukları çıplak kalırdı! “İdris’in çırağı isen, kumaştan çalmayacaksın. Yaptığı işin “peygamber mesleği” olduğunu düşünmek ne büyük mutluluktur! Bu bilinçle çalışırsan, Çoban’ın erdiği sırra erersin: “Giyinmek, cehalet ayıplarından kurtulmak; soyunmak ise benlik mefhumundan, nefsanî duygulardan arınmaktır.

    Giyinmek ve soyunmak diye birbirinin zıddı tercihler yok, birbirini tamamlayan unsurlar var. Yani biz cehalet, bilgisizlik ayıplarından kurtulmak için giyinmek zorundayız. Fazıllar ahlak-ı Muhammedi ile giyinirler. “Terzi Çoban’ın kalbi aklına kement atmış: “Akılla âşık olunmaz. Fakat aklı çalıştırmadan aşk kemale ermez. Akıl ile aşk iki ayak gibidir. İki ayak sonucu menzildir, menzil ise irfan. Hayatta en güzel şey samimi bildiğin bir dostu dinlemek, onunla konuşmak, sohbet etmektir. Hayat budur, Cennet budur, cemal budur, kemal budur.” 

  • Gerçeğe Doğru Ciltleri

    Gerçeğe Doğru Ciltleri

    gd6

    Gerçeğe Doğru 1

    Gerçeğe Doğru ciltleri şu ana kadar yüzbinlerce basıldı, okundu,
    ve hâlâ okunuyor… Bu eserlerin en önemli özelliği her insanın aklına
    ve duygularına hitap etmesi.

    İşte Gerçeğe Doğru 1. Cildinde okuyacağınız bazı konular;
    Yayınlandığı zaman Türkiye de ve dünyada büyük yankılar uyandıran
    Petek mucizesinin Haluk Nurbâki nin kaleminden nefis yorumu…
    Peygamber Efendimizin yalancı peygamber Müseylime ye mektubu…
    Fizik, kimya, astronomi vb. müsbet bilimlerden Kâinat okumaları…
    Bugüne kadar bir çok insanın hidayetine vesile olan Yeşil Elbise, Kâbus vb. hikayeler ile kısa kısa nükteler, hazır cevaplar, enteresan araştırma yazıları, karikatürler, müslüman olmuş gayr-i müslimlerin hayat hikayeleri ve daha yüzlerce şaşırtıcı konular bu ciltte yer alıyor. Ciltli, tamamı renkli, mükemmel resimleri ve mizanpajıyla daha da güzelleşen Gerçeğe Doğru serilerinde siz de kendinizden birşeyler bulacaksınız.

    Gerçeğe Doğru 2

    Yediden yetmişe herkesin dilinden düşmeyen unutulmaz ve seçme yazılar ile, Gerçeğe Doğru ciltleri gönülleri fethetmeye devam ediyor.
    80’li yılların başında Gerçeğe Doğru’nun ilk fasikülü eline geçen bir okuyucumuz; “Zafer öz,, Gerçeğe Doğru ise özün özü” demişti. Bu iltifat aynı zamanda, Gerçeğe Doğru’ların hazırlanış gayesini de özetlemekteydi. Gerçeğe Doğru bu olumlu çizgisinde seyrine devam etmektedir. Hatta Zafer Dergisi’nin yan bir yayını olmasına rağmen Gerçeğe Doğru’nun şöhreti Zafer’i de aştı.
    Okuyucularımızın özellikle son yıllarda artan talepleri ve her yıl bir cilt beklentileri bizleri fazlasıyla sevindiriyor ancak bu konudaki titizliğimizi de korumak zorundayız.
    Herzaman olduğu gibi elinize geçtiğinde okumaya doyamayacağınız bu eseri okumakla kalmayarak dostlarınıza ve çevrenize de ulaştıracağınıza inanıyoruz. Çevrenizde bu güzellikleri paylaşmayı bekleyenler var. Ve paylaşmak, güzellikleri çoğaltmaktır.

    gd

  • Sade Hayat Fakirlik mi?

    Sade Hayat Fakirlik mi?

    sadehayatusimsek

    Sade hayatı insanların çoğu için ürkütücü kılan başlıca nedenlerden biri, onun fakirlikle karıştırılmasıdır. Gerçi fakirlik de bir tür sadelik sayılabilir; ancak bu zorunlu bir sadeliktir ve mahrumiyet ifade etmektedir. Bizim konumuzu teşkil eden sadelik ise, “gönüllü sadelik” olarak anılmaktadır ve mahrumiyetle bir ilgisi yoktur.

    Bu, özgür insanın gönüllülüğüdür ve kişinin kendi ihtiyaçlarını kendisinin belirlemesi esasına dayanmaktadır. Kendi ihtiyaçlarını belirleyen insan, gelir ve giderleri arasındaki dengeyi de kurmuş, yahut bu dengeye tüketici insandan daha fazla yaklaşmıştır.

    İnsan, geliri ile gideri arasında bir denge konumuna yaklaştığı oranda fakirlikten uzaklaşmış demektir. Bu yüzden, ne kadar mütevazi bir gelire sahip olursa olsun, bu geliriyle hayattan beklentilerini karşılayabilen bir insan, çok kazandığı halde beklentileriyle geliri arasındaki uçurumu bir türlü kapatamayan birisine göre “zengin” olarak tanımlanmaya daha lâyık bir kimsedir.

    GÖNÜLLÜ SADELİK, insanın hayatından ihtiyaç fazlasını çıkarmak suretiyle, daha başka şeylerin hayatımız içinde yer alabilmesi için zemin hazırlar.

    Aslında bunlar, hayatı yaşanmaya değer kılan şeylerin tâ kendisidir.

    Bunlar arasında, kendimizin ve içinde yaşadığımız dünyanın farkına varmak, bizi çevreleyen güzellikleri her an içimize sindirerek yaşamak, aldığımız her soluğun hakkını vermek, başta aile bireyleri olmak üzere insanlarla ilişkilerimizi canlandırmak, başka insanların dertlerini ve mutluluklarını paylaşmak, sadece kendisi için çalışan bir tüketici rolünden sıyrılarak başkaları için de birşeyler yapabilmek, üzerinde yaşadığımız gezegenin daha yaşanabilir bir hal alması için kendi çapında bir katkıda bulunmak gibi küçüklü büyüklü sayısız hazlar ve mutluluklar vardır.

    Bu haz ve mutluluklar, insanın manevî dünyasında, hiçbir maliyet istemeden herkese eşit fırsatlar sunan muazzam bir zenginlik kaynağı teşkil etmektedir. Nitekim gönüllü sadeliği savunanlar, bu hayat tarzını, “dış görünüşüyle sade, içeride ise alabildiğine zengin” bir yaşam biçimi olarak tanımlarlar.

    “YETER” sözünün telâffuzunu güçleştiren asıl neden, bizim almaya programlanmış olmamızdır.

    Tüketim uygarlığı, insanı, sürekli olarak almaya, yutmaya, öğütmeye, tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze koyar. Bu uygarlığın temelinde yatan felsefe, ne pahasına olursa olsun büyümektir.

    Büyüdükçe büyümeyi amaçlayan insanlar, kurumlar veya topluluklar ise, “Yeter” diyebilme şanslarını daha işin başında kaybetmişlerdir. Onların bir yeterlilik ve doyum hissini yakalayabilmek için tek bir çareleri vardır: hayatlarını bu çürük zeminden kurtarıp daha başka ve sağlam bir zemin üzerinde yeni baştan kurmak. Yoksa, “almaya” programlanmış bir hayat tarzının şurasını veya burasını yamayıp rötuşlayarak onu verimli ve tatmin edici bir hale getirmek mümkün değildir.

    Aslında insanın manevî yapısı, almaya değil, vermeye göre düzenlenmiştir. Vermeyi esas alan bir hayat tarzını benimsediğinizde, bütün taşlar yerine oturmaya başlar. Bunun apaçık kanıtlarını, her iki taraftaki sayısız örneklerinde gözleyebilirsiniz. Taraflardan birinde sürekli açlık, huzursuzluk ve çevreyle uyumsuzluk, diğerinde ise doyum, haz ve çevreyle uyum vardır. Sade hayat gönüllülerinden Janice L. Krouskop, babasının kendisine şu şekilde öğüt verdiğini anlatır: “Bu dünyada bir alanlar, bir de verenler vardır. Alanlar belki daha çok yiyebilir; fakat verenler daha rahat uyur.”

    BURADA, tüketim uygarlığının değer sistemiyle bütün bağları koparmak zorunda bulunduğumuzu görmeliyiz.

    Çünkü, “vermek” kavramıyla açılan kapıda, daha ilk adımda bizi karşılayan şefkat, merhamet, muhabbet gibi duyguları geliştirmek ve tatmin etmek bir yana dursun, onlara hayat hakkı tanımak bile bu uygarlığın tahammül edebileceği birşey değildir.

    O felsefede birbirinin yardımına koşan, başkalarının iyiliği için kendisini zarara sokan insanlar için yer yoktur. Eğer yardıma muhtaç bir insan varsa, orada yolunacak bir kaz var demektir.

    Faiz sistemi bu yamyamlığın bir tercümesidir. Sıkıntıya düşen insana, tüketim uygarlığı yardım elini uzatacak yerde para satar ve onun sırtından yeni bir kazanç sağlar. Amaç, mümkün olduğu kadar çok kişiyi borç tuzağına düşürmek; alacağını tahsil ederken de mümkün olduğu kadar çok para toplamaktır. O yüzden, aldığınız bir krediyi vaktinden önce ödemeye kalkarsanız ceza yersiniz! Ödemeyi geciktirirseniz, bu defa da birkaç ay geçmeden borcunuz inanılmaz rakamlara yükselir.

    BÜTÜNÜYLE vermeye odaklanmış bir bakış açısı, semavî dinlerin terbiyesi altında kazanılabilecek çok yüksek bir mertebeyi ifade etmektedir ki, Kur’ân, Mü’minûn Sûresinde, kurtuluşa erenlerin özelliklerini sayarken buna bilhassa dikkat çekmiş ve “Onlar ancak zekât için çalışırlar” (23:4) tanımını getirmiştir.

    Burada, atlanmaması gereken bir vurgu vardır. İnsan bir yandan zekât verecek yeterliliğe yükselmek için teşvik edilirken, bir yandan da, çalışmasının asıl amacı olarak, ona, yığıp biriktirmek, yiyip şişmek, yutup büyümek değil, kazandıklarını başkalarının hizmetine sunmak gibi bir hedef gösterilmektedir. Bu, aynı zamanda, insan için asıl doyumun böyle bir hayat amacında bulunduğuna da bir işarettir.

    FAZLALIKLARI ATMAK, parazitleri ayıklamak, hız düşürmek, içten ve dıştan gelen seslere kulak vermek suretiyle yaşanacak bilinçli bir hayatın bize kazandıracağı zenginlikler, saydığımız başlıklar altına sığmayacak kadar geniş bir alanı kaplar.

    Aslında hayatın her an hepimize sunmakta olduğu zenginlikler saymakla bitecek gibi değildir; biz başka şeylerden dikkatimizi kurtararak telâşsız bir yaşama temposuna kavuşmak suretiyle, bu zenginlikleri fark etmeye başlarız.

    Ondan sonrası, artan bilgimizle ve sürekli temrinlerle alıcılarımızı güçlendirmek suretiyle, hayattan her günkü nasibimizi bir gün öncesine oranla daha ileriye götürebilmek, bir anlamda, her yeni güne âriflerin gözüyle bakarak “Bakalım, bugün hangi tecellîlerle karşılaşacağız?” şeklindeki bir heyecanı, her gündoğumuyla birlikte tekrar tekrar yaşamak demektir.

    Yeni bir güne, kuşlar kursaklarını, ârifler de gönüllerini doldurmak ümidiyle başlarlar.

    Gün, ikisini de doyurur.

    Ne dersiniz?

    Ümit Şimşek

    Sade Hayat Kitabı’ından

  • Kendinden Öte Bir Yol

    Kendinden Öte Bir Yol

    kendindenöte

    İNSANLAR temel özellikleriyle benzeşseler de, ayrıntılarda birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Simalar, mimikler birbirinden ne kadar farklı ise, bir diğerinden o kadar farklı bireyler yaşamaktadır yeryüzünde. Hiçbirimizin aynısı yeryüzüne gelmemiştir ve gelmeyecektir. Yaratılışlar farklı, algılayışlar ayrı, bakış açıları değişken, tecrübeler çeşitli, yetişilen ortamlar değişiktir. Bireylerdeki bu değişiklikler ve ortamlardaki bu değişkenlikler, insanları aynı meselelerde farklı duygulanımlara, farklı düşüncelere götürür.

    İçerisinde yaşadığımız evrende her şeyin gerçek bir anlam üzere var olması, yani var olan herşeyin ve aralarındaki ilişkinin hikmetli, anlamlı oluşu, farklılığı gerektirir. Yaratıcının eylemlerinde israfın olmayışı ise, bireylerin aynîliğini tümden reddeder. Eğer bireyler aynı özelliklerle yaratılmış olsalardı, bu durum tam anlamıyla israf olacaktı. Bir işletmede çalışan insanların tümünün aynı özelliklere sahip olduğunu düşünün, böyle bir işletmenin ayakta kalabilmesi mümkün olamayacak, işletmenin varlığı anlamsızlaşacaktır. Bir işletmeyi ayakta tutan şey, işletmede çalışan bireylerin farklılığı ve bu farklılık içerisindeki birliktelikleridir.

    İnsanın yaratılışındaki farklılıkların, ihtilafların rahmet olan bir çok yönü vardır. İnsanlar böylece Yaratıcının kainatı yaratma amacının gerçekleşmesine, bir meselenin her yönden doğru biçimde algılanmasına ve anlaşılmasına ciddi hizmetler ederler. Aynı meselede bir insan olayın rahmet yönüne muhatap olup secdeye giderken, bir başkası anlam yönünü seyredip derin tefekkürlere girer. Birinin Allah’a hamd ettigi, O’nun fiillerini, isimlerini, sıfatlarını övdüğü yerde, bir başkası tespih ederek O’nun isimlerinin ve sıfatlarının çirkinlikten uzak olduğunu ilan eder. Birinin bağışlanma dilediği yerde öbürü şükreder. Neticede ibadetlerdeki ve yönelişlerdeki nitelik değişkenlik gösterir. Zaten istenen de budur. Nitelikler ve haller aynı olsaydı, neticeler de bir diğerinin aynısı olacaktı. Bu da yaratılış açısından israf olacak, israf ise anlamsızlığı netice verecek, anlamsızlıklar ise herşeyi derin anlamlar üzere yaratan Allah’ın isimlerine ve sıfatlarına yakışmayacak, kainatta kendini gösteren derin anlamlara ters düşecekti. Bir başka ifadeyle aynı nitelikte birden fazla ferdin yaratılması ciddi anlamda israf olacaktı.

    İşte bu nedenle, aynı meselede ayrı fikirlere düşüldüğü, farklı kararlara gidildiği halde; Allah’ın fertleri yaratma gerçeğine hizmet noktasında buluştuğumuz için birbirimizi hoş görebilmemiz, farklılıkları aynîlik gibi kabul edebilmemiz gerekir. Bu hâl Ka’bede farklı yönlerden aynı noktaya doğru secde eden insanların hâli gibidir. Yazıyı okumayı bırakarak Ka’beyi hayalinize getirin. Kimi yan yana düşmüştür, kimi bir derece farklı durur, bazen de biri Ka’benin bir tarafında, diğeri öbür tarafında karşı karşıya düşülür. Fakat o ortamda Yaratıcıya ibadet etmedeki maksad ve mana biridir, açıların değişmesi bu manayı değiştirmeyecektir. Namazda farklı bölgelerde, mesela birimiz Berlin’de, birimiz İstanbul’da, bir diğerimiz Bağdat’da, Sydney’de, zaman öncesinde meleklerin Âdem’in önünde ettiği secdede, bir başkasının zamanın sonunda ‘Rabbî’ diyerek alnını yere koymasında mânâlar farklı değildir. Yerler farklı, zamanlar ihtilaflı, belki secdelerdeki nitelikler bile değişken olduğu halde, secdeden maksat birdir. Hangi yönden, hangi zamanda, hangi şart altında, kimden olursa olsun, yönelişteki hedef Allah olması şartıyla, ihtilafların tümü gelir bir tek noktada birleşir. İşte, gerçek birleşme de, birliktelik de budur.

    Bu durumdan farklı olarak aynı düşünceleri paylaşmanın bereketli sonuçları da vardır. Bir diğeriyle örtüşebilen farklı bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan birliktelikler, istenilen neticelere ulaşmada, bireysel yolculuklara oranla daha verimli, kolay ve bereketlidir. Farklılığın birlikteliğindeki verimliliğe ulaşabilmek için yaşanılması gereken duygu, yeri geldiğinde bireysel kararlarından ve çıkarlarından vazgeçebilmektir, yani feragattır. Feragatın en güzel örneklerinden biri memeli varlıklardaki yüksek yaşamın temeli olan yumurta ve spermatozoon hücreleri arasında yaşanır. Her iki hücre de, kendi yaşamlarındaki değerlerinden bir anlamda vazgeçerek, yüksek bir organizmanın temeli olan zigot hücresini oluştururlar. Anne karnında çoğalma sürecine giren ve vücudun temelini oluşturan bu iki hücreciğin birlikteliği hayatın devreye girmesi ile mertebe atlayacak, hatta çoğunlukla bir de ruh ikram edilerek “ruhsal hayat mertebesi” ile ödüllendirilecektir. Neticede, iki küçük hücreciğin yaşam mertebesi ile kıyaslanamayacak düzeyde gelişmiş, işitebilen, görebilen, konuşabilen, lezzetleri ayrıntılı olarak algılayabilen yüksek bir varlık meydana gelecektir.

    Toplumsal hayatı, nitelikli birliktelikleri değerlendirirken çoğunlukla konuşulan ama tarif edilemeyen ‘şahs-ı manevînin1’, hücrelerin birlikteliğinde kendini gösteren bu ‘ruhsal hayat’tan farkı yoktur. Atomların feragatli birlikteliğini, hücresel hayatın; hücrelerin kendilerini unuturcasına meydana getirdikleri birlikteliği ise, yüksek hayatın önsözü kılan Yaratıcı; bireyselliğin yukarıdan gelen yaptırımlarla incitilmediği, duygusal alışverişin, fikirsel alışveriş kadar yüksek düzeyde yaşandığı nitelikli birliktelikleri, toplulukların ‘ruhsal hayat mertebesi’ olan ‘şahs-ı manevî’ haline cevirerek ödüllendirecektir. Kendi değerlerinden erdemli idealler uğruna vazgeçemeyen fertler ise, en iyi ihtimalle hücresel yaşam boyutunda takılıp kalacaklardır.

    Bu tarz birlikteliğe en güzel örnek Resulü Ekrem’in yanında Ebu Bekir’in durumudur. Ebu Bekir’in Resulü Ekrem’e karşı o derin alçakgönüllüğü, tereddütsüz itaati kişiliksiz olduğu için değil; davaya şiddetli samimiyeti, Allah’a yüksek sadakati ve insanlara olan ciddî şefkatinden ileri gelmektedir. Gerçekte onun kişiliğinin gücü, kişiliksiz gibi görünmesine aldırış etmemesiyle sonuçlanmıştır. İradesindeki kuvvet, kendi benliğini aşmasına imkân sunmuş, böylece iradesiz gibi görünmüştür. Zaten Resûlüllah’ın vefatı sonrasında, herkesin Resûlüllah’ı yitirmekten gelen duygusallıkla şaşkınlık ve sarhoşluğa düştüğü bir andaki fevkalade şuurlu hareketleri, gerçeği tam olarak ortaya koyan ifadeleri, sabrı ve metaneti onun kişiliğinin ve iradesinin tam olduğunun kesin göstergesidir. Ebu Bekir’i zirveye taşıyan gerçek, kendine rağmen kendini aşabilmesinde gizlidir.

    Bu nedenlerle, gerek ideal eksenli, gerekse şefkat ve merhamet duygularının ateşlediği yüksek amaçlara yönelik olarak birliktelik mümkün olduğunda, toplumsal mertebeden aileye kadar, arkadaş ilişkilerine kadar, hangi basamakta olursa olsun ihtilaftan kaçınmak ve kendi şahsî haklarımızdan feragat etmek, Rabbimizin bizi yaratma gerçeğine kesinlikle daha derinden ve daha yüksekten hizmet edecektir. Yukarıdan gelen dayatmalarla değil, kendi isteğimizle kendi haklarımızdan vazgeçebilmek, amaç erdemli olmak kaydı ile zillet olmaktan çıkacak, feragat olacaktır. Feragat ise, yaşamsal sıçramalarla, mertebe atlamalarıyla sonuçlanacaktır.

    Toplumu oluşturan ilişkileri ruhsal hayat mertebesine taşıyabilecek tek yol alan feragat, insanın varouluşunun merkezinde yer alan ‘ihsan’ kavramıyla da yakından bağlantılıdır. ‘İhsan’, Cenabı Hakka karşı “görmediği Allah’a görürcesine kulluk etme” halinin ifadesidir. Meleklerin yüksek ibadetlerine karşılık, insanın meleklerin üzerine çıkabilmesi, sebeplerle perdelenmiş bir diyarda olduğu halde Rabbine perdesizce muhatap olabilmesinde gizlidir. İkrama ikramla, ihsana ihsanla karşılık vermek isteği ise, insan benliğinin en güçlü duygularından biridir. Benliğine, ikrama karşılık ihsan etme isteği yerleştirilmiş olan insan; varlığını oluşturan herşeyi yaratarak kendisine sunan Sahibine neyle karşılık verecektir?

    İnsanın ikram ve ihsan sahibi Rabbine, kendi varlığını, kendi benliğini sunmaktan başka karşılık verebileceği hiçbir şeyi yoktur. Yani kâinatın en ucunda en yüksek bir meyve olan insanın insaniyeti, kendisine bu ikramları yapan Zat’a karşı kendi benliğini ve varlığını sunmasıyla en yüksek derecesine ulaşır. İşte bu hal ‘ihsan’ halidir. Özetle insan, ‘ihsan’ ile kemalini bulur. İnsanın varoluşunun gerçeği bu halin içerisinde anlamına kavuşur. Feragat ise, Allah’a muhatap oluşların en güzeli olan ihsan halinin, insan-insan ilişkilerindeki yansımasından başka bir şey değildir. Öyle ise, feragat insanın varoluşunun gerçeğidir. Bireyselliği bir başka güç zoruyla elinden alınmamak şartı ile, bireysel haklarından kendi isteği ile feragat edebilmesi, toplumsal yaşamda varoluşunun hakkını verebileceği biricik haldir, yegane ihtimaldir…

    Farklılaşmış bireylerin oluşturduğu feragat eksenli birlikteliklerde kendini gösteren ruhsal mertebe. İşlerin kolaylıkla neticelere ulaşabildiği, bireylerin bir diğerini hissedebildiği, manevi vücût.

    [email protected]

  • O'ndan Daha Çok Kabul Eden Var mıdır Seni?

    O'ndan Daha Çok Kabul Eden Var mıdır Seni?

    lafzatullah

    İnsan gerçekten kabul edildiğinde, değişmek için daha çok çaba gösterir.
    Çevremizdekileri ve tüm sevdiklerimizi, farklı olduklarını bildiğimiz halde, yine de eskisi kadar sevebilsek keşke… Keşke, tam da bizim istediğimiz gibi olmadıkları halde, ilişkimizin daha da renklenebileceğini hissedebilsek. Ve bunun özgürlüğünü, rahatlığını yaşayabilsek.
    Keşke karşımızdakini asıl değiştirmenin yolunun, onu önce olduğu gibi kabul etmek olduğunu anlayabilsek, keşke kabul etmenin aslında onaylamak olmadığını görebilsek. (daha&helliip;)