Blog

  • Ferman Gönül Dinlemez

    Ferman Gönül Dinlemez

    kelebek

    İki hecedir dilimde, eyvah…
    Gün, bütün gecedir…
    Ürperip kurşun yemiş av gibi, son nefesi beklerim…Soğuyan vücudumu titreme alır…

    Boz bulanık seller annesi bulutlar, döner başın üstünde…Yıldırımlar yoğun, şimşekler ışıksız…Tek damla düşmez, yetişmez solan bir çiçeğe

    ”Doğrulmak hevesimdir…” (daha&helliip;)

  • Verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah'ım

    Verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah'ım

    b.mevsim
    Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

    Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

    “Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi. (daha&helliip;)

  • Kefenini Çantasında Taşıyan Adam

    Kefenini Çantasında Taşıyan Adam

    b.berk

    Bir çantası vardı…

    Bir de davası…

    Bir de anası…

    Rüyasında gördüğü nurani bir zatın “Niye ağlıyorsun?” sorusuna oğlu küçük Bekir Berk’i göstererek “Bunun İslam fedaisi olmasını istiyorum.” diye cevap veren asil bir ana…

    Bir gün Ayasofya’yı tahta perdelerle kapatılmış görünce ağlayan ve oğlunun “Ağlama onu ben açacağım” diye söz verdiği, gönlü mabetlere bağlı bir ana.

    Demir parmaklarının arkasına düştüğünde;

    “Sevgili oğlum Bekir!

    Gözlerinden öper, Allah’tan uzun ömürler dilerim.

    Namaz kılarken götürmüşler, diye duyunca bilsen ne kadar sevindim. Zira ben seni bu ruhla büyütmüştüm.” diyen yüce ruhlu bir ana.

    Bir çantası vardı…

    Bir anası…

    Bir de davası …

    Dolanırdı Anadolu yollarını bir mecnun gibi.

    Gecenin en karanlığında çakan bir şimşek gibi parlardı umutsuzluğun çöktüğü mahkeme meydanlarında.

    Kurtların ulumasından başka seslerin duyulmadığı karlı dağlarda kükremeyi severdi.

    O kükrediğinde bütün kurtlar susar onu dinlerdi. Sonra bir bir sıvışıp giderlerdi.

    Karlı dağları velveleye verirdi sesi.

    Elinde çantası düşerdi yollara…

    Sırtında cübbesi, çantasında kefeni girerdi salonlara…

    Onu görünce gözleri parlardı mazlumların.

    Suları çekilmeye yüz tutmuş umut pınarları yeniden coşardı.

    bekirberk

    Bir gün demir parmaklıkların arkasındaki bir avuç kahramanın savunmasını yapmak için Ankara’ya gittiğinde ; “Sen bizi değil, İslam davasını savun.” sözleri beyninde şimşekler çakmasına vesile olur. Sanıkların okudukları için tutuklandığı Nur Risalelerini baştan sona okur.

    Işığın göründüğü ufka doğru bir yolculuk başlar.

    Yazarının resmine vurulur.

    “Ben böyle bir resim görmedim. Öyle şehâmetli, öyle cesaretli, öyle boyun eğmeyen bir resim ki ben o resme vuruldum” der.

    Ziyaretine gider.

    Altına koydukları iskemleyi iterek Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin önünde diz çöker oturur.

    “Kardeşim biz istihdam olunuyoruz”

    Bu sözlerde; temiz yürekli bir Anadolu insanın yürek atışını duyar.

    Artık o bir avukat değil, mazlumların sesi soluğudur.

    Çemberlitaş’ta bir yazıhane…

    1965′li yıllar…

    Aynı anda süren 250 ayrı dava…

    Mütevazı yazıhanenin duvarında bir harita…

    Haritanın üzerinde rengarenk raptiyeler…

    Kırmızılar yeni açılan davalar…

    Sarılar süren davalar….

    Yeşiller beratla bitenler…

    Türkiye haritasına batırılmış raptiyelerin hemen hepsi o günlerde kırmızı ve sarıydı;

    Anadolu’nun kalbine saplanmış oklar gibi…

    Artık o hep yollardadır. Uykusuz geçen geceler, peynir ekmekle geçiştirilen öğünler, birkaç kişiden güçlükle tedarik edilen paralarla o günlerde en ucuz otobüs firması olan Gazanfer Bilge’ den alınan biletler.

    Milletin manevi akülerinin boşaltıldığı yıllar.

    Düz bir çizgi çizenlerin bile elif yazdın diye tutuklandığı, kışla baharın en amansız meydan muharebelerinin yaşandığı yıllar.

    Artık o tam bir Anadolu alperenidir.

    1965′in yol koşulları…Üstünde keçilerin bağlı bulunduğu otobüslerde sabaha kadar meleme sesiyle yapılan yolculuklar…

    Otobüs koltuklarında diz üstünde daktilo ile yazılan müdafaalar…

    Ne yolları kapayan çığlar ne arabaların tekerlerine sarılıp bırakmayan çamurlar ne coşkun akan ırmaklar ne de geçit vermeyen dağlar durdurabildi onu.

    Dağlar ne kadar yüksek olursa olsun üzerinden geçen bir yol vardır, derler ya işte o zirvelerin üzerinden geçen rüzgar kokulu yolcusuydu.

    Delik ayakkabılar, ıslak çoraplar, ohlanarak ısıtılan ayaklarla aşardı dağları…

    Onun bir çantası vardı…

    Bir davası…

    Bir de anası…

    Annesi “Oğlum ne zaman döneceksin?” diye sorduğunda, annesine;

    “Sahabelere anneleri; ‘Oğlum dönüşün ne zaman’ diye sorduklarında;’Anneciğim! İnşaallah Ahiret’te hep birlikte olacağız’ diye cevap verirlermiş.”derdi.

    “Bir vazife var, öyleyse hemen şimdi derhal” diyen adamdır o.

    Dur durak nedir bilmez..

    Sanıkların kim olduğunu bile bilmez.

    Düşer yollara.

    O koşar, yollar övünür.

    Bir gün Amasya’da bir orta okul talebesi olan Halit Yolcu’yu savunmaya gider.

    Halit yoksul bir ailenin çocuğudur. Anne-babası korkularından ve yoksulluklarından çocuklarını ziyaret bile edememişlerdir.

    Duruşma salonuna getirildiğinde Halit’in perişan hali karşısında Bekir Berk’in gözleri dolar.

    Halit’in üzerinde kısa bir pantolon, ayaklarında lastik ayakkabılar vardır.

    Günlerdir su yüzü görmediği her halinden bellidir.

    Pek perişandır.

    Duruşma beratla biter.

    Halit’e ayakkabı ve elbise alır ve köyüne kadar götürür. Annesi karşısında görünce oğluna öyle bir sarılır ki o an görülmeğe değerdir.

    Bekir Berk’in bütün yorgunluğu gitmiştir. Küçük Halit’e;

    “Sen mutlaka okuyup büyük adam olmalısın” der.

    Halit okur ve öğretmen olur.

    Onun bir çantası vardır…

    Bir davası…

    Bir de yanından ayırmadığı ilaç torbası…

    Daha evvel geçirdiği akciğer rahatsızlığı dolaysıyla kendisine yolculuğu yasak eden doktoruna;

    “Doktor Bey! Yatakta ölmektense müminlerin yardımına koşarken ölmeyi tercih ederim.”der.

    Kan kusarak düşer Anadolu yollarına.

    Umutsuzluk nedir hiç bilmez…

    Umutsuzluğun bir gece gibi çöktüğü o en kötü günlerde bir umut feneri gibi parlar.

    O alnından öpülen insandır.

    Rüyasında, Rasulullah (sav) tarafından sırtına zırh, başına miğfer konularak ne yapması gerektiği kendisine söylenen adamdır. .

    Onun bir davası vardı…

    Bir de elinde çantası…

    Çantanın içersinde müdafaa dosyaları vardı.

    Bir de kefeni…

    Mehmet Kırkıncı ve Osman Demirci’ye biçtirdiği ve zemzemle yıkadığı kefeni.

    Dünya ile köprüleri attığının göstergesi kefeni…

    İkbal ve servete giden yolları perdeleyen kefeni…

    Horasan erlerinin, Anadolu’yu ve Rumeli’yi fetheden alperenlerin, kefenleriyle gazaya çıktıklarını biliyordu.

    O da mahkeme meydanlarına kefeniyle giriyordu.

    Güzeldi…

    Heybetliydi…

    İyi giyinirdi…

    Davalara abdestsiz girmezdi.

    Türk hukuk ve savunma tarihinde onun ayrı bir yeri vardı.

    Zülfikar kadar keskin ifadeleriyle ve savunmada stratejik zekasıyla, hedefine bir şahin gibi yönelmesiyle muhataplarını şaşkına döndürürdü.

    Korku barındırmazdı bağrında.

    Tehditler alırdı. Bölgemize gelirsen canınla ödersin, derlerdi.

    Hiç birini umursamazdı.

    Bir gün Ankara’da temyiz mahkemesine katılır.

    Salonda manzara müthiştir. Yuvarlak bir masa etrafında 27 Mayıs İhtilali’nin karanlık yüzlü adamları çöreklenmiştir.

    Bekir Berk’i Yassı Ada’dan tanıyorlardır.

    Egeseller, Başollar oradadır.

    Kin ve nefret dolu gözlerle süzerler onu.

    Sık sık ellerini masaya vurur ve de dinlemez gibi görünürler.

    Bekir Berk, hiç aldırış etmeden 40 dakika savunmasını yapar ve elindeki bütün belgeleri mahkemeye tek tek sunar.

    Ve zabta geçirilmesini ister.

    Egesel, iyice kızmıştır.

    “Neye güveniyorsun Bekir Berk” diye kükrer.

    Bekir Berk, yardımcısı Hamdi Sağlamer’e, “ver şu çantayı” der.

    Herkes yeni bir belge sunacağını düşünürken, bembeyaz bir kumaşı çıkarır ve masanın ortasına fırlatır.

    Yanından hiç ayırmadığı kefenidir. Adamların gözleri fal taşı gibi açılır. Elleri titremeye başlar.

    “İşte buna güveniyorum,” diye kükrer.

    Fransız ihtilalindeki Berriyar gibi; “Ben size iki şey sunuyorum. Hakikatı ve kafamı. Birinciyi dinledikten sonra ikincisi hakkında dilediğiniz kararı verebilirsiniz.” diyecek kadar korkusuzdur.

    Çünkü onun bütün dünyasını sığdırdığı bir çantası vardı…

    Bir asil anası…

    Bir de davası…

    O kadar…

    Harun Tokak – Yeni Şafak
    14.12.2008

  • Gerçeğe Doğru Ciltleri

    Gerçeğe Doğru Ciltleri

    gd6

    Gerçeğe Doğru 1

    Gerçeğe Doğru ciltleri şu ana kadar yüzbinlerce basıldı, okundu,
    ve hâlâ okunuyor… Bu eserlerin en önemli özelliği her insanın aklına
    ve duygularına hitap etmesi.

    İşte Gerçeğe Doğru 1. Cildinde okuyacağınız bazı konular;
    Yayınlandığı zaman Türkiye de ve dünyada büyük yankılar uyandıran
    Petek mucizesinin Haluk Nurbâki nin kaleminden nefis yorumu…
    Peygamber Efendimizin yalancı peygamber Müseylime ye mektubu…
    Fizik, kimya, astronomi vb. müsbet bilimlerden Kâinat okumaları…
    Bugüne kadar bir çok insanın hidayetine vesile olan Yeşil Elbise, Kâbus vb. hikayeler ile kısa kısa nükteler, hazır cevaplar, enteresan araştırma yazıları, karikatürler, müslüman olmuş gayr-i müslimlerin hayat hikayeleri ve daha yüzlerce şaşırtıcı konular bu ciltte yer alıyor. Ciltli, tamamı renkli, mükemmel resimleri ve mizanpajıyla daha da güzelleşen Gerçeğe Doğru serilerinde siz de kendinizden birşeyler bulacaksınız.

    Gerçeğe Doğru 2

    Yediden yetmişe herkesin dilinden düşmeyen unutulmaz ve seçme yazılar ile, Gerçeğe Doğru ciltleri gönülleri fethetmeye devam ediyor.
    80’li yılların başında Gerçeğe Doğru’nun ilk fasikülü eline geçen bir okuyucumuz; “Zafer öz,, Gerçeğe Doğru ise özün özü” demişti. Bu iltifat aynı zamanda, Gerçeğe Doğru’ların hazırlanış gayesini de özetlemekteydi. Gerçeğe Doğru bu olumlu çizgisinde seyrine devam etmektedir. Hatta Zafer Dergisi’nin yan bir yayını olmasına rağmen Gerçeğe Doğru’nun şöhreti Zafer’i de aştı.
    Okuyucularımızın özellikle son yıllarda artan talepleri ve her yıl bir cilt beklentileri bizleri fazlasıyla sevindiriyor ancak bu konudaki titizliğimizi de korumak zorundayız.
    Herzaman olduğu gibi elinize geçtiğinde okumaya doyamayacağınız bu eseri okumakla kalmayarak dostlarınıza ve çevrenize de ulaştıracağınıza inanıyoruz. Çevrenizde bu güzellikleri paylaşmayı bekleyenler var. Ve paylaşmak, güzellikleri çoğaltmaktır.

    gd

  • Reenkarnasyon nedir?

    Reenkarnasyon nedir?

    Reelkarnasyon
    Reankarnasyon

    Reenkarnasyon nedir? İnsanlar neden reenkarnasyona inanırlar?
    Reenkarnasyon (Göğü yerde aramak) :Zamanın eli, ruhu tutamaz, ama bedeni pekâlâ eskitir. Bir hayat boyu ruhunu bedeniyle sınırlayanlar da bedenin yıkılışı karşısında tekrar ruha sarılırlar. Varlığını bedeniyle sınırlayanlar için ruhun varlığı bir çıkış yolu olabilir. Ne var ki, asıl problem, ruhun sonsuzluk arzusuna bulunacak cevaptır. Böylesi bir ihtiyacın bütün insanlar için geçerli olduğuna hiç şüphem yok. Ancak herkesin aynı cevabı verebildiğini söylemek de mümkün değil. (daha&helliip;)

  • STK İller Arası Halısaha Futbol Turnuvası Başladı

    STK İller Arası Halısaha Futbol Turnuvası Başladı

    104.yerel.18Spor A.Ş tarafından organize edilen İstanbulda, faaliyet gösteren 80 il’e ait sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Yerel Renkler Futbol festivali 13 Haziran 2009 tarihinde start aldı (daha&helliip;)

  • Sade Hayat Fakirlik mi?

    Sade Hayat Fakirlik mi?

    sadehayatusimsek

    Sade hayatı insanların çoğu için ürkütücü kılan başlıca nedenlerden biri, onun fakirlikle karıştırılmasıdır. Gerçi fakirlik de bir tür sadelik sayılabilir; ancak bu zorunlu bir sadeliktir ve mahrumiyet ifade etmektedir. Bizim konumuzu teşkil eden sadelik ise, “gönüllü sadelik” olarak anılmaktadır ve mahrumiyetle bir ilgisi yoktur.

    Bu, özgür insanın gönüllülüğüdür ve kişinin kendi ihtiyaçlarını kendisinin belirlemesi esasına dayanmaktadır. Kendi ihtiyaçlarını belirleyen insan, gelir ve giderleri arasındaki dengeyi de kurmuş, yahut bu dengeye tüketici insandan daha fazla yaklaşmıştır.

    İnsan, geliri ile gideri arasında bir denge konumuna yaklaştığı oranda fakirlikten uzaklaşmış demektir. Bu yüzden, ne kadar mütevazi bir gelire sahip olursa olsun, bu geliriyle hayattan beklentilerini karşılayabilen bir insan, çok kazandığı halde beklentileriyle geliri arasındaki uçurumu bir türlü kapatamayan birisine göre “zengin” olarak tanımlanmaya daha lâyık bir kimsedir.

    GÖNÜLLÜ SADELİK, insanın hayatından ihtiyaç fazlasını çıkarmak suretiyle, daha başka şeylerin hayatımız içinde yer alabilmesi için zemin hazırlar.

    Aslında bunlar, hayatı yaşanmaya değer kılan şeylerin tâ kendisidir.

    Bunlar arasında, kendimizin ve içinde yaşadığımız dünyanın farkına varmak, bizi çevreleyen güzellikleri her an içimize sindirerek yaşamak, aldığımız her soluğun hakkını vermek, başta aile bireyleri olmak üzere insanlarla ilişkilerimizi canlandırmak, başka insanların dertlerini ve mutluluklarını paylaşmak, sadece kendisi için çalışan bir tüketici rolünden sıyrılarak başkaları için de birşeyler yapabilmek, üzerinde yaşadığımız gezegenin daha yaşanabilir bir hal alması için kendi çapında bir katkıda bulunmak gibi küçüklü büyüklü sayısız hazlar ve mutluluklar vardır.

    Bu haz ve mutluluklar, insanın manevî dünyasında, hiçbir maliyet istemeden herkese eşit fırsatlar sunan muazzam bir zenginlik kaynağı teşkil etmektedir. Nitekim gönüllü sadeliği savunanlar, bu hayat tarzını, “dış görünüşüyle sade, içeride ise alabildiğine zengin” bir yaşam biçimi olarak tanımlarlar.

    “YETER” sözünün telâffuzunu güçleştiren asıl neden, bizim almaya programlanmış olmamızdır.

    Tüketim uygarlığı, insanı, sürekli olarak almaya, yutmaya, öğütmeye, tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze koyar. Bu uygarlığın temelinde yatan felsefe, ne pahasına olursa olsun büyümektir.

    Büyüdükçe büyümeyi amaçlayan insanlar, kurumlar veya topluluklar ise, “Yeter” diyebilme şanslarını daha işin başında kaybetmişlerdir. Onların bir yeterlilik ve doyum hissini yakalayabilmek için tek bir çareleri vardır: hayatlarını bu çürük zeminden kurtarıp daha başka ve sağlam bir zemin üzerinde yeni baştan kurmak. Yoksa, “almaya” programlanmış bir hayat tarzının şurasını veya burasını yamayıp rötuşlayarak onu verimli ve tatmin edici bir hale getirmek mümkün değildir.

    Aslında insanın manevî yapısı, almaya değil, vermeye göre düzenlenmiştir. Vermeyi esas alan bir hayat tarzını benimsediğinizde, bütün taşlar yerine oturmaya başlar. Bunun apaçık kanıtlarını, her iki taraftaki sayısız örneklerinde gözleyebilirsiniz. Taraflardan birinde sürekli açlık, huzursuzluk ve çevreyle uyumsuzluk, diğerinde ise doyum, haz ve çevreyle uyum vardır. Sade hayat gönüllülerinden Janice L. Krouskop, babasının kendisine şu şekilde öğüt verdiğini anlatır: “Bu dünyada bir alanlar, bir de verenler vardır. Alanlar belki daha çok yiyebilir; fakat verenler daha rahat uyur.”

    BURADA, tüketim uygarlığının değer sistemiyle bütün bağları koparmak zorunda bulunduğumuzu görmeliyiz.

    Çünkü, “vermek” kavramıyla açılan kapıda, daha ilk adımda bizi karşılayan şefkat, merhamet, muhabbet gibi duyguları geliştirmek ve tatmin etmek bir yana dursun, onlara hayat hakkı tanımak bile bu uygarlığın tahammül edebileceği birşey değildir.

    O felsefede birbirinin yardımına koşan, başkalarının iyiliği için kendisini zarara sokan insanlar için yer yoktur. Eğer yardıma muhtaç bir insan varsa, orada yolunacak bir kaz var demektir.

    Faiz sistemi bu yamyamlığın bir tercümesidir. Sıkıntıya düşen insana, tüketim uygarlığı yardım elini uzatacak yerde para satar ve onun sırtından yeni bir kazanç sağlar. Amaç, mümkün olduğu kadar çok kişiyi borç tuzağına düşürmek; alacağını tahsil ederken de mümkün olduğu kadar çok para toplamaktır. O yüzden, aldığınız bir krediyi vaktinden önce ödemeye kalkarsanız ceza yersiniz! Ödemeyi geciktirirseniz, bu defa da birkaç ay geçmeden borcunuz inanılmaz rakamlara yükselir.

    BÜTÜNÜYLE vermeye odaklanmış bir bakış açısı, semavî dinlerin terbiyesi altında kazanılabilecek çok yüksek bir mertebeyi ifade etmektedir ki, Kur’ân, Mü’minûn Sûresinde, kurtuluşa erenlerin özelliklerini sayarken buna bilhassa dikkat çekmiş ve “Onlar ancak zekât için çalışırlar” (23:4) tanımını getirmiştir.

    Burada, atlanmaması gereken bir vurgu vardır. İnsan bir yandan zekât verecek yeterliliğe yükselmek için teşvik edilirken, bir yandan da, çalışmasının asıl amacı olarak, ona, yığıp biriktirmek, yiyip şişmek, yutup büyümek değil, kazandıklarını başkalarının hizmetine sunmak gibi bir hedef gösterilmektedir. Bu, aynı zamanda, insan için asıl doyumun böyle bir hayat amacında bulunduğuna da bir işarettir.

    FAZLALIKLARI ATMAK, parazitleri ayıklamak, hız düşürmek, içten ve dıştan gelen seslere kulak vermek suretiyle yaşanacak bilinçli bir hayatın bize kazandıracağı zenginlikler, saydığımız başlıklar altına sığmayacak kadar geniş bir alanı kaplar.

    Aslında hayatın her an hepimize sunmakta olduğu zenginlikler saymakla bitecek gibi değildir; biz başka şeylerden dikkatimizi kurtararak telâşsız bir yaşama temposuna kavuşmak suretiyle, bu zenginlikleri fark etmeye başlarız.

    Ondan sonrası, artan bilgimizle ve sürekli temrinlerle alıcılarımızı güçlendirmek suretiyle, hayattan her günkü nasibimizi bir gün öncesine oranla daha ileriye götürebilmek, bir anlamda, her yeni güne âriflerin gözüyle bakarak “Bakalım, bugün hangi tecellîlerle karşılaşacağız?” şeklindeki bir heyecanı, her gündoğumuyla birlikte tekrar tekrar yaşamak demektir.

    Yeni bir güne, kuşlar kursaklarını, ârifler de gönüllerini doldurmak ümidiyle başlarlar.

    Gün, ikisini de doyurur.

    Ne dersiniz?

    Ümit Şimşek

    Sade Hayat Kitabı’ından